Sen. İşte. Tam da burada. Taaam da burada. Gecenin köründe. Serin, yalnız ve migrenli. Elinde ayağında kof yorgunluk sızılarıyla. Gıcırtılı eklemlerinden dışa doğru ayılmaktasın. Tatsız ayıklık… Ayılmanın soğuk salaklığı.

Hayyam’ın hiç başını ağrıtmıyor muydu yahu bu şarap? Ertesi gün falan hani? Kafasından aşağı bir tas su döküp de sayıp sövmemiş midir hiç yani, o gül rengi şarabına?

Sen. İşte. Metaforundan bıkıp da devindiğimiz işlere bile bulaştırmadığımız; adından yorulduğumuz, renginden sıkıldığımız bir klişe aidiyet derdiyle hemhal. Çayı taze sevip biraz eskiyeni de ısıtıp içerek. Her şeyden yorgun her şeyden, herkesten tasarrufçu. Üstelik tasarrufun anlamsızlığını bilmenin bilir-aptallığıyla. “Aman kalmasın”cı bir hayatın tam ortasındasın.

“Rüyamda,” dedim, “ortadan ikiye kesilmiş bir at gördüm, çırpınıyordu yatağımda, ayak ucumdaydı…”

“Kan gördün mü?” dedi anneannem.

“Gördüm,” dedim. “Çok kan vardı.”

“Tamam,” dedi anneannem, rahatlamış. “Kan gördüysen o rüya bozuldu artık bir şeycik olmaz ondan!”

Baharda neşelenip kıpırdanarak ama kendini, “Robin Hood”un değilse bile Robin Williams’ın sonunda intihar ettiğini bildiğin bir hikâyenin ezberinde yakalayarak . Rutubetli odada uyumaktan ciğeri astıma yan bakarak ama hâlâ küfün mecazına hayran kalarak. Acının sende bıraktığını, hiç oralardan o kadar acımayacak olana satmaya çalışarak.

Satamayınca acırgillerle bölüşüp yine gülüşerek. Sahip çıkmalı sevgilerin en büyük bileşeninin suçluluk olduğunu bile bile, kendimize tutunabilecek vicdan azapları arayarak, yaratarak, bularak… Onları sarıp sarmalayıp üreyerek. Kötü zamanların bitmek bilmeyen “birlik ve beraberlik ihtiyacı”nı karşılayacak umut verme kuvvetin olmadığında da koca dünyaya karşı “çok önemli bir telefon gelmiş numarası” yaparak.

İki yapraklı yonca ne demekti? Ne oluyordu iki yapraklı yonca? İki yapraklı. İki. Üç, dört, tamam. İki yapraklı yonca ne anlama geliyor yani şimdi?

İşte. Tam. Sen. Burada. Metropolde toplumculuğun arada “biz” demekten ibaret, taşrada bireyciliğin bazı düğünlerden ve cenazelerden kaçınmaktan. Göz göze gelip gelip de selamını alamadığın adama olan öfken kadar girişkenliğin. Kahvaltından önce sevmiyorsun ama kimseyi. Öğleye doğru iyisin, fena değilsin. Hele meşgulsen yani yoksan, oralarda değilsen yani, süpersin. İyi bir günse akşamları hafif kederlisin. Değilse bir ölüp gelirsin. Akılda heyecanlı, vücutta tembelsin çoğu gece de. Sabaha karşı inanmaya başlarsın kenardan kenara, yeni bir güne. Yatmadan önce sabahki halinden korkak, her yeri güzelce temizlersin.

Çırılçıplak bir omurgasızım okyanusun tabanında \ Havalı kabuğuma yerleşmiş bir yengece akşamüstü mezesi \ Ah evrim milyon yılım yok, ah ömürden fakirim \ Ah bitmiyor bu yapışkan su altı arabesk meselesi!

İşte, sen. Tam da… Ağrılı… Kof… Gıcırtılı… Salak! İşte tam da düşüp düşüp, “bir şey olmadı yahu” utangaçlığında, üst baş silkelemeli kalkışlarda. Dikkati başka yöne çekmeye çalışır gibi biraz ahenkli, bayağı büyük laflar edersin.

Samanyolu’yla Andromeda ağır çekimde koşarken yıkıcı ve müthiş vuslatlarına \ Ömür diyoruz işte bu gırtlak yakan yutkunmaya.

Görsel: M. F. Husain