Onu birçoğunuz oynadığı reklamlarla ya da “Güldür Güldür Show” ile tanıdınız. Halbuki o, sanat dünyasına çoook daha önceleri müzikle adım atmıştı. İlk grubu Artı 4 ile Ankara’da çalmadık mekân bırakmadı, sonra İstanbul’a geldi. Burada çeşitli sanatçılarla beraber çalıştı. 2008 yılında ise ilk albümü Kirli‘yi çıkardı. Aradan geçti beş yıl; 2013 yılında “Rüyalar Kızı” teklisi geldi. Onu da üç yıl sonra, 2016’da Çıplak albümü izledi.

Erdem Yener’den söz ediyorum! Buluştuk, bir yandan kahve içtik, bir yandan muhabbet ettik… Son albümü Çıplak‘ı, müziğini ve yaşamı konuştuk.

Buyurun, keyifle dinleyip okuyasınız!

Sanat yaşamınıza müzikle başladınız yanılmıyorsam. İlk idolünüz kimdi? İlk defa kimi dinleyip “Ben de onun gibi olacağım!” dediniz ve müziğe başladınız?

Michael Jackson. ’86 senesi, TRT’nin “Pop Saati” programı. İzzet Öz sunuyordu. Onu izliyordum, şöyle dedi: “Michael Jackson yeni kırkbeşliğiyle sizlerle: Bad.” Benim için de her şey işte böyle başladı.

Tarz olarak pek yakın sayılmazsınız ama…

Evet ama Michael Jackson’ın da müziğinin temelinde blues var, rock’n’roll var. The Jackson 5 ile müzik yaptığı o ilk zamanlarında James Brown’a özeniyor. Hareketleri de şarkı söyleme stili de onun gibi. O damardan geliyor; rock’n’roll’a, soul’a, blues’a yaslanıyor. Groove üzerine kurulu bir müziği var. Hep Michael Jackson üzerine konuşsak ya, ne güzel! (Gülüyor)

Bir Michael Jackson yazısı yazsanıza madem?

Yazarım. 12 bölüm yazarım hem de, yıla yayarım. (Gülüyor)

Michael Jackson’dan sonra ergenliğin verdiği enerjiyle daha sert müzikler aramaya başladım. Benim sağlam bir metalci geçmişim de vardır: Sepultura, Slayer, Megadeth… Bunlara bayılırdım, hâlâ dinlerim.

Türkiye’den kimse yok mu sizi etkileyen?

Türkiye’de zamanında çok iyi aranjmanların, şarkıların yapılmış olduğunu belli bir yaştan sonra fark ettim. Barış Manço’nun, Cem Karaca’nın, Moğollar’ın yaptığı saykedelik albümler… onların kıymetini zamanla anladım. Dünyadaki benzerleriyle karşılaştırılınca teknolojik açıdan zayıf kalsalar da yetenek açısından kafa kafaya işler çıkarmışlar. Ama ben bu işlere, yani Türk müziğindeki kıymetli işlere ancak olgunluk dönemimden sonra vâkıf olmaya başladım.

“Bugün şarkı söylersin, yarın tiyatro oynarsın, öbür gün resim yaparsın… Sadece mecra değişir. Önemli olan paylaşım.”

Müziğe gerçek anlamda ne zaman başladınız?

1999 diyebilirim. 18 yaşındaydım. Müziğe başladığım sıralarda en çok grunge akımıyla ilgileniyordum. Onda da Soundgarden öne çıktı benim için. Çok etkilediler beni. Ankara’da Yalçın diye bir arkadaşım vardı, onunla bir grup kurduk. O grup bir yıl sonra Artı 4 adını aldı. 2004’ün sonuna kadar da Ankara’da açılmış kapanmış her yerde çaldık. 2004’ün sonunda Ankara defteri kapandı, İstanbul’a geldim ve Kedi Müzik’te çalışmaya başladım.

Müzisyen olarak, kendi işleriniz haricinde de iyi işlere imza attınız, Aylin Aslım’ın “Gulyabani” albümünde yer aldınız mesela. İlk aklıma gelen o. Ancak size esas tanınırlık kazandıran, oyunculuğunuz, en çok da “Güldür Güldür” oldu. Bu sizde bir burukluk yarattı mı?

Aslında bu beklemediğim bir şey değildi. Ben bu ülkede hiçbir zaman ana akım olmamış, hep alternatif olmuş bir müzik türünün icracısıyım; rock müziğin. Dünyada da Türkiye’de de herkes rock müzik dinlemiyor ama herkes gülüyor. Herkes gülmeyi seviyor. Dolayısıyla komedi oyunculuğunun şöhret anlamında daha büyük bir karşılığı oluyor. Genel olarak bu bilinirliğimin müziğime pozitif bir etkisi de oldu. Ondan yana bir şikâyetim yok. Sadece daha fazla insanın talebini karşılamak gibi bir sorumluluk hissetmeye başlıyorsun…

İlk defa müzik yapmaya başladığınız o gençlik dönemlerinde profesyonel anlamda oyunculuk yapmayı da düşünüyor muydunuz yoksa her şey birden mi gelişti?

Düşünmüyordum aslına bakarsan. Oyunculuk her zaman hayatımın bir parçasıydı ama, “Keşke günün birinde fırsat çıksa da yapsam,” diye düşünüyordum. Yani bunun için özel bir çabam olmadı. Sadece, üniversite okumamaya karar verdiğim zaman, ailem kendilerince haklı olarak üzücü bir tepki göstermişti, ben de bir ara, “Okuyacaksam da oyunculuk okuyayım,” dedim ve bir sene tiyatro sınavlarını denedim. Onu da kazanamadım. Zaten benim bütün fantazyam liseyi bitirip sahneye çıkmaktı, öyle de yaptım. Dolayısıyla oyunculuk fikrini belki bir gün hayata geçer diye rafa kaldırmıştım. 2007’de cast’ını kendi yaptığım bir işte oynamama kadar da rafta kaldı.

Buraya döneceğiz ama “Çıplak”tan bahsedelim biraz. “Çıplak” ile ilk albümünüz “Kirli” arasında 8 sene ve yalnızca bir tekli var. Nedir bu kadar beklemenize sebep? Sırf yoğunluk mu?

2008’de Kirli albümünü çıkardığımda çok iyi geri dönüşler aldım. Ayrıca albümün çıkış parçası “Belki” uzun süre listelerde kaldı. İki farklı müzik kanalında bir numaraya oturdu. Bu, benim için iyi bir şeydi ama tam sahaya inme vakti geldiğinde topuğumu kırdım. Bana ciddi bir zaman kaybettirdi, çünkü kendimi toparlamakla geçirdiğim zamanı aslında sahada harcamam gerekiyordu. Bunu yapamayınca hem maddi hem manevi açıdan albümün geri dönüşleri azaldı. Başka işlerde çalışıp para kazanmam gerekti. Dolayısıyla bir durgunluk dönemine girdim.

2010’da yeniden albüm yapayım diye kapandım, AVEA reklamları başladı. “O zaman albümü erteleyeyim, konserlere devam edeyim,” dedim. Bilinirlik artınca konsere gelen insan sayısı da artıyor tabii, o da bana iyi geldi ve ben çalmaya devam ettim. Bilinirliğimin artması hoşuma gitti açıkçası, kalabalık bir seyirciye çalmak eğlenceli geldi. Vaktimi yönetemediğimi sonradan anladım. 2013 yılına geldiğimizde “Rüyalar Kızı” teklisini yaptım, sonraki üç yıl ise üst üste üç film yaptım. Yine albüme vakit bulamadım.

O üç yılda “Çıplak”taki şarkıları yazmaya başlamış mıydınız peki?

Bir şeyler yazıyordum tabii ama albüm için şarkı yazmaya kapanamamıştım bu filmler yüzünden. 2016 Ocak ayında artık kendime albüm için kesin bir takvim belirledim. Ne zaman ki takvimi yapıp albüm için kapandım, o zaman doğdu Çıplak. Çünkü bu iş böyle arada yapabileceğin bir iş değil, buna da kapanıp uzun vadeli çalışman gerekiyor. O yüzden süreç biraz uzun oldu. Ama benim için çok da fark etmiyor. Daha doğrusu, “Şimdi durdum müzik yapıyorum, şimdi de biraz oyunculuk yapayım,” falan demiyorum. Paylaşmak istediğim bazı duygular, düşünceler var, bunları hangi platformda hakkıyla paylaşabileceğime inanıyorsam o platformda adım atıyorum. Zaten bir sanatçının yapması gereken de budur diye düşünüyorum. Sevdiğin bir ressam da diğer ressamlarla aynı tuvali, aynı fırçayı kullanıyor; ama sen onu seviyorsun. Çünkü sevdiğin şey aslında o sanatçının bakış açısı. Sen eserin mecrasından ziyade sanatçının görüşünden etkileniyorsun. Bugün şarkı söylersin, yarın tiyatro oynarsın, öbür gün resim yaparsın… Sadece mecra değişir. Önemli olan paylaşım.

Peki, bu albümdeki şarkıları birbirine bağlayan nedir? Neden bu şarkılar, bu albümde? Mutlaka başka şarkılar da yazmışsınızdır bu süreçte.

Bu ara iletişime çok kafa yoruyorum. Hepimiz, günlük hayatta gözüktüğümüzden farklıyız. İçten içe basit hayvanlarız ama bir medeniyetin parçasıyız, dolayısıyla içimizden geldiği gibi değil de yadırganmayacak şekilde konuşuyoruz. İçimizden geldiğini söyleyeceksek de bunun hazırlığını yapıyoruz… Yani iletişim kurarken oldukça efor sarf ediyoruz. Halbuki insan tüm zaaflarıyla benliğini kabul etse iletişim çok daha kolay hale gelecek. Albümdeki şarkılar da bu anlamda bir bütünlük gösterdikleri için biraradalar.

“Çıplak”ın adı da buradan geliyor herhalde?

Aynen öyle. Albümü kaydederken teknik açıdan da bu meseleyle ilintili tercihler yaptım. Albümde neredeyse reverb* yok örneğin. Çünkü sound da olduğu gibi kalsın, çıplak olsun istedim.

Müzik ekip işi. Biraz ekibinizden bahsedelim istiyorum. Albümde kimlerle çalıştınız? İlk grubunuzdan, Artı 4’ten kimse var mı albümde mesela?

Albümün prodüktörü Ozan Tügen. Aranjörler de hem Ozan Tügen hem Gürkan Bozacı. Onun dışında, Volkan Öktem çaldı albümde. Gitar soundlarını Tarkan Gözübüyük yaptı. Mixleri Deniz Doğançay , analog summing’i ise Cihan Barış yaptı. Masteringler ise Evren Göknar imzası taşıyor. Kıymetli insanlar dokundu albüme yani.

Artı 4’ün şöyle bir dahli oldu: Artı 4 döneminde yazdığımız iki şarkı vardı, o ikisini albüme aldık.

Hangi şarkılar onlar?

“Dünya” ve “Aynı”. Albümün genel havasına çok uydular, hem de bir anı oldu bizim için.

Müzik de bir noktada sahne işine dönüşüyor. Siz stüdyoyu mu daha çok seviyorsunuz sahnede olmayı mı?

Kesinlikle sahne. Stüdyo bana çok “iş” gibi geliyor.

“Müzik yalnızca eğlence değildir. Her şeyden önce bir paylaşımdır.”

Konserlerde oyunculuk deneyiminizin faydasını ya da oyunculukta müzik deneyiminizin faydasını görüyor musunuz?

Oyunculukta, ses hâkimiyeti açısından bir faydasını gördüm. Farklı farklı tipler sahneliyoruz sonuçta, sesinizi de çeşitlendirmeniz gerekiyor. Ama o kadar. Başka bir fayda görmedim. Birbirlerini beslediklerini söyleyemem. Birindeki başarı, diğeri için bir sahne özgüveni de getirmiyor. Oyuncu olarak da müzisyen olarak da insanların karşısına çıkıyorum, gene dizim titriyor gene dizim titriyor!

Son üç-dört yıldır gerek ülkede gerekse yaşadığımız coğrafyada ciddi bir gerilim var. Bu sizin işlerinize nasıl yansıyor?

Albümü çıkardık, klibi yayınladık, çok iyi de bir geri dönüş aldık… Harika. Ama sonra bomba patladı, Reina tarandı, sonra gene bomba patladı, gene… E, bütün bunlar insanı sarsıyor tabii. Bir şey yapası gelmiyor insanın.

Bir saldırı olduğunda ilk önce konser veren müzisyenlere kızılıyor. “Niye konser veriyorsunuz, ertelesenize!” diyorlar. Fazıl Say, “Bana konser ertele diyen işine gitmesin,”diye tepki göstermişti bu duruma.

Bu konu uzun ve tartışmalı bir konu. Yıllardır da tartışılıyor. Zamanında ben de bununla ilgili bir şey yaşamıştım. Konserim vardı ve Doğu’dan bir şehit haberi gelmişti. İptal etmemiştim, tepki göstermişti insanlar. Bir tek, sağ olsun, Mehmet Tez destek çıkmıştı. Bana şu sahtekârca geliyor: “Bugün konser yapmayalım.” Peki, ne zaman yapalım, yarın mı? Bugün çok acılıyız, yarın değil miyiz?

İnsan sahneye çıkmak istemeyebilir. Bazen öyle şeyler oluyor ki, o akşam çalasınız gelmiyor ya da komedi yapasınız gelmiyor. Ama “Bugün şehit var, moralimiz bozuk, konser vermeyelim, sahneye çıkmayalım,” derken, “Bugün şehit var ama komedi sahnesi çekelim, nasılsa önümüzdeki hafta yayınlanıyor,” diyebiliyorsanız, bu sahtekârlıktır.

Ayrıca müzik yalnızca eğlence değildir. Her şeyden önce bir paylaşımdır. Ağıt diye bir şey var bizim topraklarımızda, biz üzüldüğümüzde de şarkı söylüyoruz. Ölümlerin insanların işini etkilememesi gerekiyor. Önce sorumlular işini yapsın, hiç ölüm olmasın. Mantıken, herkes işini yapıyor olsa zaten bugün bunları konuşmuyor olurduk.

Zaman çabuk geçiyor. Geride kalan sanat yaşamınızdan en çok neyi özlüyorsunuz bugün?

Güzel soru. Hayallerimin saflığını özlüyorum sanırım. Küçükken kurduğum hayallerimin hepsini gerçekleştirdim ama bugün hayal kurmaya cesaretim gitgide kırılıyor. Önümüzü göremiyoruz ki! Bu beni yordu.

Sona geldik. Dilediğiniz filmin müziklerini yapma şansınız olsa hangi filmlerin müziklerini yapmak isterdiniz?

Zormuş. (Gülüyor) Vallahi, Moulin Rouge (2001) olabilir. Bir “Roxanne” yorumu vardır o filmde meşhur, tango biçiminde… Muhteşemdir!

* Bir ses efekti.