“Bir gerçek ancak tek taraflıysa, dile getirilip kelimelere dökülebilir.”
Hermann Hesse, Siddhartha

29 Nisan 201X, İstanbul

Bu sabah erken uyandım. Duş aldıktan sonra odama döndüğümde yatağımın tam karşısındaki büyük pencereden giren güneşin duvara vurduğunu gördüm. Üzerimdeki havluyu çözdüm. Yere düştü. Saçlarımı saran baş havlusunu saymazsak çırılçıplaktım. Ben de duvara doğru dönüp güneşin önünde durdum. Kendimi seyrettim, gölgemi… Romantik biri görseydi eğer, başımdaki havluyu bir taca benzetirdi, beni de Truvalı Helen’e. Boynumu bir kuğunun boynuna, omuzlarımı… Onları da bir şeye benzetirdi mutlaka. Ama benim tek gördüğüm benim, sadece kendim; saçlarımı saran baş havlusunu saymazsak çırılçıplak bir kadın… Henüz kim olduğunu keşfetmekten uzak bir kadın…

Kuşlarım yine küçük penceremde. Aslında tabiatın kuşları ama beni seviyorlar. Ben de benim kuşlarım diyorum. Bir şeye sahip olmak benim için sevilmek demek. Hâlâ tanımıyorum kendimi. Nepal’in yoksul guruları bana yol gösterse ne değişirdi, bilmem. İki yıla ihtiyacım olduğunu hissediyorum kendim olmak için. Ama bizim gezegenin iki yılı mı yoksa Merkür’ün ya da Merih’in mi bilmem. Merkür’se işim kolay demektir, Merih’se dişimi sıkmalıyım.

Duş alıp evden çıktım. Metro iki adım. Fakat zamanım var. Sergi, 11’de açılacak. İki saatim var. Yağmur nasıl da yağıyor! Yine de Rumeli Caddesi’nden yürüdüm. Kahvaltılık bir şeyler atıştırabilirim. Ondan önce bir yere uğramam lazım. Cimbom Büfe. Arkadaşım oraya katalogları bırakacağını söylemişti dün. Yıllardır bu mahallede yaşıyorum ama tam yerini çıkaramadım. Köşedeki iddia bayinin önü her zamanki gibi kalabalık. Fakat adamların kafası muhtemelen kendilerinden de daha kalabalık. Sormak anlamsız olacak. Sonunda bir adamı gözüme kestirdim. Etrafına bakıp duruyor. Arada birilerine laf atıyor, arkadaşları olmalı. Kimse tınmıyor. Yanına gittim, Cimbom Büfe’yi sordum.

“Cimbom Büfe mi?” dedi bilmiş bir ifadeyle, elini yürüdüğüm istikamete uzatarak. “Bak bacım, şuradan dümdüz git, sağda okulu göreceksin galiba, oralarda olacak. Ya da…” Biraz sustu, yağmurdan ıslanan yüzüme bakıp, “Ya da boş ver, en iyisi başka birine sor,” dedi.

İçimden gülümsedim, “Teşekkür ederim,” dedim.

“Esen kal,” dedi. Birkaç adım yürümüştüm ki arkadan sesini duydum. “Heyy!” diye seslendi, eliyle zafer işareti yapıp, “Akşamki maçı alıyoruz değil mi?”

“Alıyoruz tabii,” dedim ben de aynı işareti yaparak, ne diyeyim. Üç şekerli biri işte, benim gibi. Hay Allah!

Dediği istikamette yürüdüm. Deli deliye güvenmeli demişler. Birkaç kişiye sorup büfeyi buldum. Katalogları sırt çantama yerleştirip yakındaki bir mekânda kahvaltımı yaptım. Sonra sergim beni bekler. Ne de olsa benim sorumluluğumdaki ilk sergi. Ya da benimle… Okulun yolunu tuttum. Bizim hoca çoktan gelmiş. Her şey hazır. “İş”lerin durumuna bir göz attım. Eksik yok. Bu arada, bizim yaşlardaki sanatçı adayları sergilere gönderdikleri parçalara “eser” değil, “iş” diyorlar. Belli ki pek de hevesle yapmıyorlar.

Sergide anlatmaya değer bir şey olmadı. İki olay hariç. Salonda sergilenen “iş”lerin bir kısmı duvara iliştirilmiş olsa da bazıları yerlere serilmişti. Öyle ki sanatseverler yere serilen birbirine dikilmiş tişörtlerin, şeritlerin ve ne olduğunu bilemedikleri şeylerin üzerinden atlarken zorlanıyorlardı. Bir de basmak gerekiyor mu, gerekmiyor mu diye tereddüt ediyorlardı. Öyle ya, belki de sanatçı, ziyaretçilerden eserinin üstüne basıp “hissetmelerini” istiyordu. Kimileri bastı, kimileri atladı.

Serginin kapanış saatine doğru hocamla ortalığı kolaçan etmek için dolaşırken yerde sergilenen bir fuların etrafına toplanmış bir grubu gördüm. Oldukça hararetli şekilde fuların yerde aldığı biçimin neyi ima ettiği, sanatçının neyi anlatmaya çalıştığı hakkında tartışıyorlardı. Biri, “Bakın, bakın,” diyordu, “fuların bir kolu diğerinin altından dolanıyor, sanki yarı bağlı bir kravat gibi. Bence şehir yaşamında beyaz yakalıların kendi işine yabancılaşmasını vurgulamaya çalışmış sanatçı.” Hemen yanındaki deri ceketli kız itiraz ediyordu: “Hayır tabii ki, görmüyor musun, fuların her iki ucu da ortasından ucuna doğru artacak şekilde kıvrılmış durumda. Ortası da tam bir halka gibi duruyor. Bu, yaşantılarımızın kendini tekrar ettiğini, yeni bir şey olmadığını, olmayacağını sembolize ediyor.” Sonra bir başkası da bambaşka bir boyut getirdi tartışmaya.

Onlar tartışadursun, grubun olduğu yere orta yaşlarında saçlarına kır düşmüş bir adam yaklaştı, yanındaki arkadaşlarıyla beraber. Sürekli yerlere bakıyordu. Onun da aynı esere ilgi gösterdiğini düşündüm. Yalnız o sırada kafama bir şey takılmıştı: Fuların kullanıldığı sanat eserini serginin hazırlık aşamasında hiç görmemiştim. Acaba bu sabah, ben gelmeden önce mi sergiye dahil edilmişti? Merak ettim. Başküratör olan hocama sormak için tam gidecektim ki sürekli yerlere bakan adam eğildi, fuların duruş biçimi hakkında ateşli bir tartışmaya koyulmuş grubun şaşkın bakışları altında fuları yerden aldı, yanındakilere, “Bak sen ya, buraya düşürmüşüm!” dedi. Tartışanlar için ne hayal kırıklığı ama!

Yarım saat sonra ufaktan toparlanıyorduk artık. Temizlik görevlisi kadıncağız da ortalığı silip süpürmeye başladı bir uçtan. Biz de başküratörle beraber kaç kişi geldi, kim ne dedi gibisinden laflıyorduk. Bir ara kadıncağız ezile büzüle, tedirgin bir şekilde yanımıza geldi. “Şehnaz Hanım,” dedi, “bir bakar mısınız? Yerlerde bazı çöpler, ne bileyim, bir şeyler var. Ama bilemedim, yani sizin sergilenen şeyler mi yoksa çerçöp mü? Bir gelsenize.” Hocayla birbirimize baktık. O aldırış etmedi pek, alışık gibiydi. “Tamam Öznur Hanım,” dedim gülmemi bastırarak, “bir bakalım.”

Sergi böylece kazasız belasız bitti. Ben de eve gitmek için otobüs durağına geçtim. Bir otobüs hazır bekliyordu şansıma. Hemen bindim. Çantamdan kitabımı çıkardım. Yanıma Bahisler Kapandı’yı almıştım. Birkaç sayfa okudum. Sonra ilk sayfasını açtım. Üzerinde annemin kitabı aldığı zaman düştüğü nota belki yüzüncü defa sevgiyle baktım. 16. IX. 1964. Simge Umut… Annemin hediyesiydi. Annem Charles-Pierre Sardes’ı çok severdi, bütün kitapları vardı bizde. Ben de bu kitabı seviyordum. Daha çok fiziki olarak… Soluk yeşil bir kapak, sararmış sayfalar, küçük kara puntolar… Tabii içinde yazanlar da güzel, biraz gerçeküstü ama… Zorlayıcı bazı sebeplerden ötürü dünyada bir araya gelemeyen âşıklara öldükten sonra bir kere daha dünyaya dönüp işlerini yoluna koyup kavuşmak için bir kere daha şans verildiğinden bahseden bir kitaptı bu. Şans, aşk vesair şeylerden bahsettiği için değil, öylesine seviyordum bu kitabı işte.

Sonra yanıma bir çocuk oturdu. Yan gözle kitaba baktığını fark ettim. Ve bana, kitabı tutan ellerime. Birkaç dakika ya geçti ya geçmedi, “Affedersiniz,” dedi, “mümkünse kitaba bir bakabilir miyim?”

“Elbette,” deyip uzattım. O iddia bayisindeki deliyle konuşur gibi, fakat biraz daha uzun konuştuk. Sonra bir yere oturup biraz daha sohbet ettiğimizi hayal meyal hatırlıyorum. Ama yüzünü görsem çıkaramam. Adı Efsun muydu, Karun muydu hatırlayamıyorum. Neyse sohbetin daha başında, “Kitap sende kalabilir,” demiştim çocuğa, hiç âdetim olmadığı halde. “O halde okuyup sana vereceğim,” dedi. “Olur, fark etmez, çok önemli değil,” dedim. Sonra da arkadaşlarımın yanına geçtim, Cihangir tarafına.

Onlar çoktan muhabbeti koyulaştırmışlar. Eh, onlar kaynaşmayacak da kim kaynaşacak! Bizim işler de o kadar karışık ki… Arda’nın eski sevgilisini elinden aldım! Çok hoş bir kız bu Yasemin. Venüs gibi. Bir erkek ne kadar çekici olabilir ki kadın güzelliğinin yanında. Bilmiyorum, bir kadını okşamak sanki insanın kendini okşaması, sevmesi gibi bir şey. Yine de buluştuk işte üçümüz. Sergideki hikâyeyi anlattım onlara. Çok eğlendiler. Arda da başka birinden hoşlanıyor bu ara. Okulun futbol takımından bir çocukmuş. O da anlattı bir sürü şey…

Eve döndüğümde güneş çoktan kaybolmuştu, gölgem de.

Elime bir kitap alıp yatağıma uzandım. Birkaç sayfa okuyup uyuyacaktım. Nasıl bir romansa artık, gün ağarmadan bitiverdi. Nirvana’ya ulaşmadan… Şimdi, yatağımın yanı başında bu sabah gölgemi seyrettiğim duvar karanlıkken düşünüyorum da galiba en doğru yol, doğru yolu aramamak…

Şehnaz’ın dört yıl sonra günlüğüne düştüğü not:

Aradan yıllar geçti tabii, günlüğümü karıştırırken bu sayfaları yeniden okuyunca şaşırdım. Çünkü bu kayıp kitap hikâyesinde bir şeyler fazla ya da bir şeyler eksik gibi geliyor şimdi. Mesela o gün, sabahleyin okula varınca sergiye geçmeden önce daha önce randevu aldığım bir profesörle görüşmüştüm, serginin idari işleriyle ilgili. Küratör olan değil, başka bir profesör bu. Ziyaretine gittiğimde yanında birinin olduğunu hatırlıyorum, genç bir adamdı yanılmıyorsam. Profesör bizi tanıştırmıştı ama o kadar çok kişiyle tanışıyorum ki hepsini de anımsayacak değilim ya. Yine de günlüğümü yazarken bu konuya hiç değinmemiş olmam enteresan. Herhalde anlatmaya değmeyecek bir şey de o yüzden es geçmişim.

Harun ve Şehnaz’ın ilk öyküsü Bahisler Kapandı burada.

Faruk Turinay’ın diğer öyküleri burada.

Görsel: Sara Roizen.