“toz içindeyim.
sıkılıyorum.
bir devrin bitimi gibi boğumlanıyor gün ortası iç organlarımda.
sıkılıyorum
öğle sıcağında asfaltına kedi leşi yapışmış otobanlar gibi” -2013

Onu ilk kez gördüğümde, iki iş görüşmesi arasında vakit geçirmeye çalıştığım berbat kafedeydim. Keşmekeş semt, normalde hiç gelmeyeceğim başka bir gezegen gibi etrafımda dönüyordu. Bu dönüş başımı döndürüyor, midemi bulandırıyordu. Bana, etrafında uydu niyetine -çarpışarak çoğalmaya devam eden- bin zilyon çöp döndüren gariban ve migrenli bir gezegen gibi hissettiriyordu. Kendini ezicilik ile kibir arasında zikzaklar çizen çarpık egom çay dedin mi susardı; ben de hemen demli bir çay söyledim. Teknik olarak işsiz olduğum halde ne kadar çok devindiğimi ve yorulduğumu falan düşünüyordum herhalde.

Bir ara bizi, nasıl olduysa, kendi kararlarımızın bedelini kendi kendimize ödeyebileceğimize inandırmışlardı. İnandırmışlardı sanki değil mi? Bu özgürlük safsatasını kim uydurduysa memelilerin sinir bozucu sokulganlık güdüsünü denkleme katmamış olmalı. İster sevgi pıtırcıklığından olsun bu sokulma, ister sıcakkanlıgillerin vücut ısısı paylaşma ritüelinden, insanı ya borçlu yapıyordu ya alacaklı. Belki de ritüel mecburiyetten doğuyor, süsleniyor, tatlı hırsızla memnun mağdur sarıldıkça sarılıyordu; ısı eşit olana dek. Ateşe vermeden de her şeyi, özgür olunmuyordu. Buyurun buradan yakın…

Kafede çapraz masamda oturuyordu. Tek başına. Saçı başı dağınık, oldukça kilolu, kır saçlı, salaş giyimli bir kadın. Yüzü hafif terli. Önünde bir dilim pasta. Hiç ellenmemiş. Durmadan ve hareketsizce pastaya bakıyor. Böyle dikkatimi çekti zaten, iştahla da bakmıyor üstelik. Sanki birdenbire pastaya bir şey olacakmış, önden bilgisini almış gibi; bu çok önemli ulusal bir operasyonmuş ve o da bir numaralı gözlemciymiş gibi. Ne bileyim. Ciddi yani. Bayağı.

İkinci çayı bırakırken çırak çocuğa, “İyi mi?” diye sordum. Bir de kendimi daha “buraya” aitmiş gibi yapmaya çalışan hareketler yaptım böyle, “Sıkıntı var mı kardeşim?” der gibi falan, tam bir salaklık bendeki. Neyse ki çocuk aldı frekansı, önce bir tipime baktı, güldü. “Bilmiyorum abla, ben de yeniyim, iki saattir bakıyor öyle. Murat abi görmüş daha önce, hep pasta söyleyip hiç yemiyormuş, hafiften gidik kafa,” dedi. Çay da soğuk diyecektim, çocuk gitti, diyemedim. O kadar adaptasyon çabası vermişim yine gereksiz yere, neden boşa gitsin diye düşündüm galiba.

Neyse, başım hâlâ dönüyor; korna sesleri, insan sesleri, açık hava olduğuna inanması güç kokular, gazlar, havasızlık… Yüzüm terlemeye başladı benim de nihayet. Ne olduysa kalktım, birden oturdum kadının masasına. Tedirgin bir merhaba ile başlayıp kısaca kendimi tanıttım. İyi olup olmadığını ve pastadan ne beklediğini sordum. Gözlerime hiç bakmadı. Sustu ve dinledi. Korkmadı ama.

“Ben…” dedi. “Bir… Benim bir sevgilim vardı bir gün. Sevgilim miydi tam bilmiyorum da. Ben güzeldim. Yanımda sevdiğim bir adam vardı. Bir gün bir uyandı, canı çok fena yaş pasta istedi. Ben de şaşırmıştım, zayıfçık bir şey adam. İştahsız, huysuz… Hiç görmedim pasta yerken. Çok seviyorum ama. Güzelim de. Koşa koşa pastaneye gitmiştik. Benim bir hoşuma gitti bu iştah. Kocaman çikolatalı pasta söylemiştik. Aldık paketle eve getirdik. ‘Şimdi,’ dedi, ‘ben hemen yemeyeyim, sonra yerim,’ dedi, bir iş uydurdu o an kendine. Tamam dedik. O pastayı hiç istemedi sonra. Kaldı o pasta. Güzeldi halbuki. Bir gün, iki gün, bir hafta. O, o kadar hevesle isteyip de dokunmayınca istesem de dokunamadım ben de niyeyse… İştahlıydım ben aslında. Ekşidiği zaman, yoktu adam. Dönecekmiş gibiydi. Çöpe attımdı sonra ben onu. Hiç görmedim pasta yerken. İşte, bunu ben hiç anlamadım. Anlamadım ben bunu hiç. Ben… Hiç…”

Ne sorsam ne söylesem bir yaraya basacağım belli. Nereye adım atsam diye ter döker buldum kendimi, karşılıklı terliyoruz kadıncağızla. Belli, aklı yolunda değil, küçük küçük hareket ediyorum. Çünkü çok sakin konuşuyor, titriyor, daha çok terliyor. Yine bir yabancı felakete düşürdüm kendimi, iyi mi? Aklımdan gitti iş güç. Saatime baktım, az vakit var, keşmekeşe karışmak lazım hepten, bir kez daha. Kafamı kaldırdım, daha gençten bir kadın yanımıza gelmiş.

Derin bir nefes aldım. “İşte geldim!” dedi genç kadın. “Çok bekletmedim inşallah. Yine pastanı yememişsin… Neyse, hadi tatlım, evimize dönelim.” Benim kadın belli belirsiz mırıldandı, son kez pastaya baktı. Zorlukla kalktı. Genç kadın bana baktı nezaketle gülümsedi, “İnşallah,” dedi, “üzmemiştir sizi, arada kafamız karışabiliyor da. Aslında eski anılar cam gibi maşallah ama işte bu illet…”

“Estağfurullah,” dedim. Gülümsedim. Ben zaten üzgündüm, diyemedim. Usul usul konuşa konuşa gittiler. Gidişlerini izledim. Tekrar saatime baktım. Ivır zıvırımı kontrol ettim, çantamı attım omzuma, kalktım. Bir an durdum, yüzümün egzozlu, yapışık terini elimle sildim. Masadaki pastaya baktım. İçimde hızlı bir öfke büyüdü. Somut bir şey olarak hissettim bunu. Aldım kadının çatalını, pastayı çılgınca yemeye başladım. Garson çocukların şaşkın bakışlarına aldırmadan, o çelimsiz adam her kimse artık ve nedense küfür ede ede ona, hepsini yedim. Masaya yaklaşık bir para koyup neredeyse koşarak uzaklaştım oradan.

Ağzımda, burnumda çikolata olduğunu görüşmede söylediler. Teşekkür ettiler, “Şimdi biraz yoğunuz, biz size döneceğiz,” dediler.