2000 yılında ölüm orucu eylemini Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde kalan 816 tutuklu, F Tipi cezaevlerine ve Terörle Mücadele Yasasına karşı başlatmıştı. 107 kişi yaşamını kaybetti, 500’den fazla insan sakat kaldı.

Ölüm orucunu çok iyi tanıyorum. Yakından, etim kesilerek. Ben henüz üniversiteye başlamış bir öğrenciyken mahallemizde çok sevdiğimiz gazeteci Uğur ağabeyimiz vardı. Uzun boylu, yakışıklı ve inanılmaz güzel gülen. Uğur ağabeye dair en net anılarımdan biri: Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek eylemlerinde balkonda bir gece tencere, tava çalarken balkona doğru seslenmişti. “Hazal gel, halaya da katıl.” İnip sokaktaki eyleme katılmış, Uğur ağabeyimle halay çekmiştim. Sonra tutuklandı, Ceyhan Cezaevi’nde 2000 yılında ölüm orucuna başladı ve tahliye edilince evinde devam etti direnişine.

Oturdukları sokağın başında ve sonunda polis sürekli nöbet tutar, eve desteğe gelenleri fişler, tehdit ederdi. Annem de üniversite öğrencisi olmamdan ötürü gitmeme izin vermezdi Uğur ağabeylere. Ama kendisi 40 yıllık ekmek-tuz hakkı olan komşusunun oğluna – bana başka bir komşuya “kahve içmeye gittiğini” söyleyerek- gizlice giderdi. Komşuyla içilen kahvelerden hep gözleri şiş gelirdi. Annemle iki kişilik sofralarımız en zor zamanlarını o dönem yaşadı. Yediğimiz her lokma haramdı, boğazdan gitmiyordu. Radyo Ses dinliyorduk ve incecik ağlıyorduk. Ben de annemin komşu kahveleri yalanları gibi “okula” diye çıktığım sabahlar ilk iş Uğur ağabeyime ziyarete gidiyordum.

Kardeşi Yeliz benim yaşlarımdaydı, sokak arkadaşımdı. Onu da tutuklamışlardı ve o da içeride ölüm orucu direnişini sürdürüyordu. Yeliz müdahaleyle sakat bırakıldı. Uğur ağabeye yaptığım ziyaretlerimde ağlamamaya çalışıyor ama habire Gülfidan abladan gizli, bir kesmeşeker çalıp mutfaktan yalvarıyordum yesin diye Uğur ağabeye. Hep gülümseyerek elimi okşuyor, “Yapma Hazal, bak kabul etmem seni eve,” diyordu. En sonunda yalvarışlarımdan birinde Gülfidan ablaya yakalanmıştım. Bana çok kızacağını düşünürken gözünden geçen “keşke”yi gördüm ama sesini çıkarmadı. O bakışı hep hatırlayacağım. Ama saygılı sessizliğini de…

Ziyaretlerimde Uğur ağabeyi güldürmeye çalışıyor, okuldan, şuradan buradan bahsediyordum. 2-3 günde bir gidiyordum, anbean nasıl eridiğini izliyordum. Oradan her çıktığımda, üniversite dolmuşuna giden yoldaki bir parkta oturup deli gibi ağlıyordum. Sonra korktuğumuz oldu; 2001 yılında, direnişinin 200’lü günlerinde onu kaybettik. Kaybettik…

Ölüm orucunu, belki de bu kadar yakınımda yaşadığım için hep karşı olduğum bir eylem biçimi olarak tartıştım. Asla desteklemedim. Ama susmam gereken, saygı duymam gereken yerleri de iyi öğrenmiş bir insan olarak susmam gerektiği yerde sustum, saygı duymam gereken yerde başımı anlayışla sallayıp bekledim.

Aradan yıllar geçti. Şimdi, Ankara’dan, Yüksel Caddesi’nden bir ses yükseliyor. Hukuksuz KHK’larla açığa alınan akademisyen Nuriye Gülmen ve sınıf öğretmeni Semih Özakça hukuki tüm yolları denedikten sonra bir eylem yapmaya başladılar. Bu eyleme başlamadan önce her yere başvurup her kuruma itiraz etseler de hiçbir dönüş alamayınca bu iki insan bedenlerini açlığa yatırdılar.

Bu eylem için, “Ne anlamsız, açlık grevi nedir!” falan diye ahkam kesenlere, kör yüreklere en güzel gülüşleri ve inançlarıyla ayak diriyorlar. Bedenini açlığa yatıran iki eğitimci bu eylemi yaparken boş sözlerle safsata yapanların düşündüğü her şeyi çoktan düşünmüştür sanırım.

Zamanı ve zamanın güçlülerini tanıyoruz. Ne kadar zalim olduklarını biliyoruz. Nuriye ve Semih’i defalarca dövdüler, yerlerde sürüklediler, gözaltına aldılar. Ama onlar Yüksel’de eylemlerini çığ gibi büyüttüler. Bir destan gibi yaydılar inançlarını. Nuriye geçen günlerde fenalaşınca tıbbi müdahaleyi kabul etmedi ve hemen akabinde bir video yayınladı yatağından.

“Yarın direniş alanında olacağım,” dedi gülerek ve elbette, “sizleri çok seviyoruz,” dedi.

Bu inanç herkesi yerinden kaldırmalı, Yüksel’e ses olmalıyız. Semih’i ve Nuriye’yi gözlerimizin önünde eritmelerine izin vermemeliyiz. Yaptıkları eylem ve direniş sadece işlerini geri almak için değil, bunu görmeliyiz. Hayatlarımız için. Haklarımız, elimizden alınanlar, katledilen insanlar, zorbalıklar, baskılar için. İnsan gibi yaşayalım diye..

Egemenler kendi kirli ilişkilerini, kendi çıkar oyunlarını akademisyenlere, öğretmenlere, işçilere, memurlara ödetiyorlar. Binlerce insan Fetöcülükle itham edilerek (hem de bu insanlar yıllarca Fetö’yle mücadele edenler) işlerinden edildiler; sağlık güvenceleri, pasaportları, sicilleri yakıldı. Bir başka işe girmeleri engelleniyor. Açlıkla terbiye edilmeye çalışılanlarsa açlık grevleriyle açlığı terbiye ediyor, yaratılmak istenen korkunun üstüne daha güçlü çöküyorlar.

Gencecik kadınlar evlerinde katlediliyor, susuyoruz.
Bir baba, oğlunun cenazesini defnedilmek için açlık grevi yapıyor, susuyoruz.
İki çocuk bir gece yarısı sarhoş iki polisin panzerle evlerine girmesi sonucu katlediliyor, susuyoruz.
İşten atılıyor, susuyoruz.
Oylarımız çalınıyor, susuyoruz.
Oluk oluk kan akıtacağız diyenler oluk oluk kan akıtıyor, susuyoruz.

Sonra birileri Yüksel’de, Seyit Rıza Meydanı’nda, Gazi’de çıkıp ezberimizi bozuyor. O suskunluğu bozup konuşuyoruz, “Neye yarar da, ne olacak da…” diye. Lütfen, etrafınızda bu seslerden varsa susturun, o sesseniz susun! Çünkü zaten hayatı susmakla zehirliyoruz, olmamız gereken yerde olmamakla.

Nuriye’nin, Semih’in nefesi tükendiyse bizler de nefesleri olalım artık. Konuşma zorluğu çekmeye başladılar, sesleri olalım artık. O inanca saygı duyup ders alalım artık. Biz, üç saat aç kalınca siniri bozulanlar, kan şekeri düşenler, agresifleşenler bu iki dev inancın gölgesinde eziliriz yoksa, çok eziliriz.

Ramazan geliyor. Açın halinden anlamayanlar, gerçekten hiç aç kalmamışlar şimdi gölgede ve güvenli alanlarında oruç tutacaklar… Ruhlarını terbiye edecekler, sonra biz sokakta bir şey yerken bize saldırıp inançlarını pekiştirecekler. Hatta belediyelerin açtıkları iftar çadırlarında, Suriyeli çocukları döverek atacaklar yemek kuyruklarından… Akşam ezan okunduğunda on çeşit yemekle donatılmış masalarda üstüne tatlı, daha üstüne meyve yiyerek oruçlarını övecekler. Bu tarafa hiç bakmayacaklar. Hiç görmeyecekler Nuriye ve Semih’in onurunu, hayatını, direnişini…

Kimsenin inancını sorgulamak değil amacım, zaten haddim de değil. Ama şunu anlatmak istiyorum gerçekten inananlara, vicdan sahiplerine, aklına ve kalbine güvenenlere: Nuriye ve Semih yalnız kalmamalılar, gözümüzün önünde yitip gitmemeliler, duvarlarımızda iki fotoğraf, ismi geçince ürperten bir anı olmamalılar. Yürüttükleri direniş senin, benim ve hayatlarımız için.

Bir kayıp daha vermemeliyiz, çok eksildik, çok eksiğiz…