Bu yıl ilk defa düzenlenen -dileğim o ki daha uzun yıllar düzenlenecek olan- Zorlu PSM Caz Festivali’nin konuklarından biri de 90’lı yılların başından beri sesi ve şarkı yazarlığıyla blues âleminin en heyecan verici isimleri arasında sayılan Beth Hart’tı. 2015 yılında çıkardığı Better Than Home ve 2016 yılında çıkardığı Fire On The Floor albümlerinin ardından, sesiyle dünyalar devirebilecek bu kadının artık Türkiye’ye de uğramasını uman biz sevenleri, 10 Mayıs akşamı nihayet mutluluğa kavuştuk.

Benimse ayrı bir mutluluğum daha oldu: Ayıptır söylemesi, kendisiyle internet üzerinden de olsa kısa bir söyleşi gerçekleştirebildim! Gönül isterdi ki yüz yüze ve daha uzun bir söyleşi yapabilelim; ama sadece bu birkaç cevabı bile doyurucu oldu diye düşünüyorum, öyle umuyorum.

Buyurun, Beth Hart ile muhabbete!

 

“Whole Lotta Love” yorumunla ilgili bir YouTube yorumu hatırlıyorum. “Robert Plant ve Janis Joplin’in çocuğu mu var yahu!” diyordu. Sahiden var mı Beth?

(Gülüyor) Hayır, yok. İkisini de çok severim ama.

Şarkı söylemeye ilk başladığında idolün kimdi? Kim olmak istiyordun?

Sanırım olmak istediğim belirli bir kimse yoktu. Sevdiğim ilk müzik, klasik müzikti zaten. Dinlediğim parçalar da hep enstrümantal parçalardı o zaman. Ondan sonra, annem sağ olsun, caz müzik geldi. Annem Billie Holliday, Ella Fitzgerald, Dinah Washington gibi isimlerin haricinde sık sık James Taylor, Carole King, Billy Joel falan da çalardı. O zamanların popüler müziği buydu, evde de bunlar çalardı haliyle. Ama annemin en büyük hayranlığı Dinah Washington’aydı. Doğal olarak ben de büyüme çağımda onu çok dinledim. Ardından kardeşim beni punk rock yoluna sevk etti. Oradan da Robert Plant, Ozzy Osbourne gibi isimlere atladım, 10 yaşlarındaydım. Rush falan dinliyordum.

Ama hangi şarkıcılara âşık olduğuma gelirsek… Otis Redding, Aretha Franklin gibi isimlerdir. Ayrıca Janis Joplin’i de çok severim. Yani beni etkileyenler çeşitli soul ve rock şarkıcıları oldu. Reggae müziği de severim ayrıca. Birçok türden etkilendim yani.

“Hissettiğim her şeye gerçekten ulaşabilirim, onları kâğıda dökebilirim, bunu bilmek beni çok mutlu ediyor.”

Her sanatçı albümüne farklı şekilde katkı sunar, haliyle her sanatçının kayıt hikâyesi farklıdır. Senin albümlerinin kayıtlarında işler nasıl dönüyor?

Şarkıları ben yazarım, hem müziklerini hem sözlerini. Sonra bu şarkıları telefonumla ya da başka bir cihazla kaydedip prodüktöre yollarım ve prodüktör de albümde çalacak müzisyenlere yollar. Böylece sadece değişikliklerle şarkının nasıl gittiğiyle değil, düzenlemeyle ilgili de fikir sahibi olurlar. Bu sayede stüdyoda düzenleme üzerinde uğraşabiliriz.

Son albümün “Fire On The Floor” (2016) çıkalı bir yıl olmadı. Albümü yaratırken esin kaynağın neydi? Hangi duygudan ya da düşünceden doğdu bu albüm?

Ben genelde sürekli yazan bir insanım. Bu yüzden, hayatımda ve etrafımda olup biten her şey beni etkiliyor. Bütün hissettiklerim şarkı yazma sürecime dahil oluyor. Kızgın hissettiğim, üzgün hissettiğim, mutlu hissettiğim ya da çekici hissettiğim tüm anları, acı çektiğim zamanları şarkılarıma aktarıyorum.

Better Than Home (2015) albümümdeki şarkıları yazdığım dönemi hatırlıyorum da durmadan yazıyordum, durmadan. Çünkü çok yoğun şeyler olup bitiyordu. Mesela annemin kocası onu bir başka kadın için terk etti. 81 yaşındaydı, o yaşta böyle bir şey yaşamak zorunda kaldığını görmek çok acı vericiydi. Sonra, Better Than Home‘da çalıştığım iki prodüktöründen biri, Michael Stevens, kanserden yaşamını yitirdi. Yani çok şey yaşandı, çok şarkı birikti.

Better Than Home daha yayınlanmadan, yeniden stüdyoya dönmemin iyi olacağını düşündüm. Çünkü anlattığım gibi, Better Than Home‘u yaparken acı verici bir dönem geçirmiştim ve yeni bir şeyler yapmaya ihtiyacım vardı. Ben de plak şirketimin sahibine yeni bir albüm yapıp yapamayacağımı sordum. O da, “Olur,” dedi. Böylece Olivia Leiber’ın prodüktörlüğünde Fire On The Floor ortaya çıktı. Daha Better Than Home‘un miksajı bitmemişti bile. Yani Fire On The Floor o zor dönemi atlatmama yardımcı oldu.

Bütün hayallerini gerçekleşti mi yoksa gerçekleşmeyi bekleyen hayallerin var mı?

Tabii ki var, sadece 45 yaşındayım! Yapacak çok şey var. Fakat müzik açısından bakarsak, müziğe ilk başladığımda benim için en önemli şey, başarılı bir şarkı yazarı olabilmekti. Başarılı olabilmek derken, en derinlerde hissettiklerime dokunup bu hislerimi müziğe dökebilmeyi kastediyorum. Nitekim bir şarkı yazarı olarak çok yol katettiğimi de düşünüyorum. Hissettiğim her şeye gerçekten ulaşabilirim, onları kâğıda dökebilirim, bunu bilmek beni çok mutlu ediyor. Harika bir şey bu. Bu hayalimin gerçekleştiğini söyleyebilirim yani.

Ayrıca, eşimle uzun süredir evliyiz ve ona olan sevgim bugün ilk günkünden bile fazla. Bu, hayal etmeye cesaret bile edemeyeceğim bir hayaldi. Gençken, evlenmek aklımın ucundan geçmezdi. Çünkü insanların bu kadar uzun süre birlikte mutlu olabileceklerine inanmazdım.

Sonuç olarak, birçok hayalimi gerçekleştirdim. Hayal etmeye cesaret edemeyeceklerimi de. Ama halen hayallerim var: Ömrümün sonuna kadar müzik yapmak, daha da iyi bir şarkı yazarı olmak istiyorum. Eşimi hep mutlu etmek istiyorum. Dünyanın görmediğim yerlerini görmek, insanlara ilham vermek, onları mutlu ve umutlu kılmak istiyorum. Resim yapmayı çok seviyorum, her zaman sevdim. Bu yüzden resim üzerine daha çok çalışmak istiyorum. Böyle hayallerim var işte.

Jeff Beck’ten Slash’e birçok önemli müzisyenle çaldın, söyledin. Harika bir şey olmalı. Fakat diyelim ki şu an elinde Alaaddin’in sihirli lambası var ve cin sana soruyor: “Ey sevgili Beth! Bir albüm yapmak için dile benden bir müzisyen ya da besteci, fark etmez ölü ya da diri!” Kim olurdu dileğin?

(Gülüyor) Leonard Cohen olurdu. İkinci bir kişi daha söyleyeyim: Beethoven! Ayrıca, üçüncü bir kişi daha söylemem gerekirse Tom Waits’i söyleyebilirim. Yani bu soruya üç isimle cevap vereceğim: Leonard Cohen, Beethoven ve Tom Waits!