Hindistan’da düzenlenen 4. Chennai Uluslararası Film Festivali’nde en iyi belgesel ödülüne değer görülen Latmos Belgeseli’nin Aydın’da gerçekleşen galasına gidemesem de ödül aldığı versiyonunu izleme şansım oldu. Senaryosunda Hasan Cüneyt Bozkurt’un yer aldığı bir ekiple çekilen belgeselin kitabı da bulunuyor.

Latmos, farklı okuma olanaklarına sahip çok yönlü bir öykü kitabı. Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri‘de bahsettiği “Okur Merkezli Kuramlar” üzerinden akıl yürütülmesi gereken bir yapıya sahip. Okunması belki kolay bir kitap değil, belki Latmos’u bilmeyen okuyucular için zorlayıcı ama öteki taraftan da çekici, Latmos gibi.

Kitap, konunun uluslararası önemi açısından karşılıklı Türkçe ve İngilizce metinler şekilde düzenlenmiş ve belgesel görüntüleriyle desteklenmiş. Fakat baskı kalitesinin düşüklüğü ortaya koyulan emeği gölgeliyor. Bununla bağlantısı var mı bilmiyorum ama sayfaları çevirirken de belgeselini izlerken de bulutlu ve kasvetli bir mart sabahı, büyük şehrin boğucu havasından kaçıp her gün uzaktan gördüğüm dağ kütlesine gittiğim ilk güne döndüm.

Büyük Menderes Ovası’nın güneyi boyunca soluma o dağ kütlesini alıp Söke Ovası’na doğru, ovaya adını veren nehir gibi kıvrıla kıvrıla giden yolda ilerlerken gökyüzünde gördüğüm yılın ilk leylekleri o günden sonra sayısızca gerçekleştireceğim Latmos yolculuklarımın habercisiydi sanki. Yağmurlarla göle dönen Söke Ovası’nı geride bırakıp Latmos’a uzanan bir vadiye girdiğimde başka bir dünyaya açılan kapının eşiğinde olduğumdan habersizdim. Nerede miydim? Sözcüklerin içinde. Latmos kitabında.

Maden taşıyan kamyonların çoktan bozmaya başladıkları asfalt yollardan çevremi seyrederek geçtim. Vadide kocaman kütlesiyle karşıma çıkan Sarıkaya’ya şaşkın gözlerle bakarken ne kayanın çevresindeki antik yol kalıntılarından, ne vadinin ilerisindeki mağaralardan, ne karşı yamaçtaki kalelerden, nekropolden haberdardım ne de geçtiğim köyde uranyum arama sondajları yapılacağından.

Asfalt yolun iki tarafında toprağı kaplayan yeşil örtünün arasındaki papatyaların, kırmızı ve mor anemonların eşliğinde vadiyi tırmanıp ovaya ve Büyük Menderes Deltası’nın ötesindeki Ege Denizi’ne baktığımda yaşadığım dünyayı geride bıraktığımı ve şehrin beni boğan o havasından kurtulduğumu hissediyordum.

Dağın uzaklardan görünen sırtlarını aşıp görünmeyen yüzüyle karşılaştığımda yaşadığım şehirden sadece bir adım boyu kadar uzakta olduğumu düşünüyordum. “Demek bu kadar kolaymış,” diyordum beni hapseden, dirseklenip uzun karanlıklar oluşturan o labirentin dışına çıkabilmek.

Papatya yapraklarının peşinde kurtuluşu arayan Latmos’un umut dolu düşlerindeydim. Önümde uçsuz bucaksız fıstık çamı ormanları uzanıyordu. Dağlar, tepeler ve aralarındaki düzlükler, her yer göz alıcı çam ağaçları ile kaplıydı. Kar altındaki görüntüsüyle büyüleneceğimden habersiz olarak henüz su tutmamış bir göletin yanından geçiyordum. Benimle birlikte bu orman denizini seyreden milyonlarca yıllık gnays kayalarla karşılaşıyordum. Kuytularını korunak yapıp gizemli resimleriyle süsledikleri manastırlarını, evlerini, arı kovanlarını, bahçe duvarlarını, zeytin havuzlarını ve değirmenlerini yaptıkları bu kayalar, zamanı da acımasızca öğütüyordu.

Dağın zirvelerinden topladığı suları, bütün kütleyi geçip Büyük Menderes’e taşıyan Sarıçay’ın çevresinde dolandım. Kayaların üstünden uzaklardaki zirveleri, fıstık çamlarını izledim. Bulutların arasından yer yer kendini gösteren mavi gökyüzü, çam ağaçları, kayalar suya yansıyordu. Suyun sesini dinliyordum ve yağmur başlıyordu. Suyun durgunlaştığı yerlerde yağmur damlalarının izlerini görüyordum. Antik kentlerin kalıntılarındaki asırlık Menengeç ağaçlarının gölgelerinden dağın zirvesindeki Tekerlek Tepe’yi izliyordum.

“Doğduğu toprakları ilk kez gören çoban soylu insanların” şaşkınlığı vardı yüzümde. Kitaptan bana kalan en çarpıcı şey, bu şaşkınlık oldu. Şaşkınlık, hayranlık, Latmos’un kişileşmesi, dağa acımazsızca saldıran maden şirketlerine karşı öfke, çaresizlik ve her şeye rağmen bir papatya yaprağında vücut bulan umut, bir okuyucu olarak zihnimde canlandı.

Tutkunu olduğum Latmos’un tanıtımı ve korunmasında yazarın cesaretli tavrının çok etkileyici olduğunu dile getirmeliyim. Milli park statüsü kazandırılması gereken Latmos, sanatçıların ilgi alanında olmaya devam etmeli. Hasan Cüneyt Bozkurt gibi başka yazarları da birer “Latmos Yazarı” olarak görmek istiyoruz.

İnceleme: Yrd. Doç. Dr. Varol Aydın
Görseller: Hasan Cüneyt Bozkurt’un izniyle.