Allahtan kalbi kırık doğmuşum yoksa kesinlikle dayanamazdım. Bir şerbetlilik hali bu, bir can havlinin ömre yayılması. Yan etkileri yok değil.

Bir ipi ucundan da olsa tutmak. Yani her zaman tüm gücünle asılamasan da. Bırakmamak işte. Ses veremesen de birine. Seslerle salınabilmek. İçten bir gülüş değilse de tebessüm. Falan filan.

Birilerinin dayattığı değerlere değil sadece. Kaybın acısına, vicdan azabına direnmek. Değişime değil, çürümeye direnmek. Direnmek. Değersizlik hissine, yalnızlığa ve kalabalıkta kaybolmaya direnmek.

Neyse ki doğanın içinde büyümüşüm. Yoksa kesinlikle dayanamazdım. Şehrin dışını bilmeseydim, buradan farklı ve buradan habersiz ve her şeye rağmen huzurlu anları olan; acımasızlığı bile tertemiz, düzenli avutucu ,sağaltıcı bir doğanın varlığını bilmesem yapamazdım. Yaşamın güzelliğini görebilmek. Bir şerbetlilik hali bu; hiçbir yere ait olamayanlar için bir aidiyetin ömre yayılması. Zorlukları yok değil.

Okuduktan sonra, ne zaman adı geçse göğüs kafesimin içinde cam kırıkları hareket etmiş gibi hissettiren bir roman Knut Hamsun’un Açlık’ı. Kalbimi en çok kıranlardandır. Çıplak ve gerçek acı. Roman kahramanın cebinden çıkan, açlıktan emdiği kumaş parçasının tadı gelir ağzıma. Hiç gerçekten aç kalmadığım halde, içimdeki derin açlığın kuyruğuna basar da içimi dışımı tırmalatır, kan içinde bırakır.

Şimdi Nuriye ve Semih aç. Oğlundan da geçmiş, mecbur, oğlunun cenazesi için Dersim’de Kemal baba aç.* Aç kalmamak için. Eksik kalmamak için. O gemiye binip gitmemek için belki.** Kendilerine ve onurlarına rağmen yaşamamak için. Her gün eriyorlar.

Ben kimseye onuruyla ölsün diyecek güce sahip değilim. Ben yaşamın önüne yaşamdan büyük bir şeye koyabilecek erdeme sahip değilim. Ama onlara olan saygım sonsuz, onlar eridikçe öfkem büyüyor. Onlara sarılma isteğim artıyor. Anası, ciğeri yana yana da olsa yanında dimdik durana, kim ne diyebilir? Yine de içimde kronik bir kâbusun telaşı. Akvaryumundan fırlamış güzel balıkların çırpınışını seyretmenin anksiyetesi. Koşmakla, çırpınmakla kalakalmak arası bir bekleme, bir durma hali.

Şükür ki  onlardaki, köre resim yapma, sağıra şarkı söyleme, kalpsizin başını okşama cesareti.

Bu toprakların aç bırakılan çocukları olarak, “acıyı bal eyleme”yi kimseden öğrenecek değiliz. Değiller.

Ama duyun, bilin, olur mu? Tutun bir ucundan da olsa. Yaşasınlar. Çünkü belli, çünkü bahar geldi, yaz geldi.

Çünkü şehrin dışını yaşam kapladı çoktan. Akdeniz tuptuzlu, öğleden sonralar nemli ve uykulu olacak, sıkışık tatiller coşkulu. Sardunyalar rengârenk açacak, bozkırdan bin bir çeşit kuş geçecek. Yaylalar çiçek içinde yemyeşil, isimli ölülerin mezarları bile. Özleyenleri topraklarına dokunup kendini avutacak. Çocuklar okullardan çıkacaklar karneyle, yorgun öğretmenler nefes alacaklar. Bir yıl sonraki ders programı için toplantılar yapacaklar, varsa belki aile yazlığını düşleyecekler, neşeli kahvaltıları, mangalları. Ne bileyim, hayatın hoşluklarını.

Çünkü bu dev bulamaçla hemhal olmaya direnen bir avuç renk, gün gelecek, gerekecek bir çocuğun içini renklendirmek için.

Severek yorulanlar, onuruyla yorulmak için açlığa yatanlar, kendinden gayri da kimsenin canını almaya kıyamayanlar, yaşasın.

Anlatabiliyor muyum?

* Nuriye Gülmen, Semih Özakça Kemal Gün açlık grevindeler.
** Knut Hamsun’un Açlık romanının sonunda, kahraman, korkunç eziyete artık dayanamayarak çalışmak üzere bir gemiye biner ve ideallerinden uzaklaşır.
Görsel, bilimfili.com