Öykünün ilk bölümü burada.

Acaba şekerlememi doğaüstü kahkahası ile katleden kişi bu kadın olabilir miydi? Elindeki, belki de şu popüler mizah dergilerinden biriydi ve oradaki yazılara veya karikatürlere gülüyordu böyle kahkahayla bu kadın.

“İyi de kardeşim öyle de kahkaha atılmaz ki sabahın bu saatinde.”

Ona hissettirmeden biraz daha yaklaştım. Yakınındaki boş koltuklardan birine çöktüm. Bu arada elindekinin mizah dergisi değil, bir gazete hatta ülkenin ciddi gazetelerinden biri olduğunu fark ettim. “O zaman kahkaha atan kişi bu kadın olamaz!” diye düşündüm.

Kim olabilirdi ki? Hani polisiye bir roman olsa, “Katil uşak!” der kurtulurduk hemen ama ortalıkta uşak olmadığına göre katil yani şekerlememin katili burada bulunan yolculardan biri olmalıydı. Ama kim?

“Yapmadığın bir dedektiflik kalmıştı hadi onu da yap rahatla, bul şu şekerleme katilini?” diye söylendim kendi kendime.

Şu karşıdaki bej takım elbiseli, kara kaşlı, badem bıyıklı, bürokrat kılıklı, uyuklayan adam olabilir miydi? Belki uykusunda konuşan insanlar gibi bu da uykusunda kahkaha atıyordu. Kim bilir, belki de komik bir rüya görüyordu. Ya da şu yan taraftaki stand-upçı özentili, keçi sakallı, dazlak genç. Belki de rüyasında kendi kendine stand-up yapıp kimsenin gülmediği esprilerine gülüyordu kahkahayla. Ya da şu şişe dibi gözlüklü, dişlek…

Derken bir kahkaha daha. O neydi be? Öyle bir kahkaha daha patlattı ki, artık başka bir şüpheli aramama gerek kalmadı. Kahkaha atan kişi gazete okuyan kadındı. Ama neden böyle kahkaha atıyordu ki? Okuduğu gazete ülkenin en ciddi gazetelerinden biriydi. İyi de gazete ciddi diye okuru da mı ciddi olmak zorundaydı?

Birden aklıma gazetede komik bir karikatürün yayımlanmış olabileceği ve kadının da bu karikatüre güldüğü düşüncesi geldi. Ama bir karikatür yüzünden böyle dakikalarca kahkaha atılmaz ki kardeşim! Başka bir şey olmalıydı. Bu kadına bu doğaüstü kahkahaları attıran başka bi rşey olmalıydı ve ben bu kahkahaların nedenini mutlaka öğrenmeliydim.

O sırada yanımda oturan beyaz sakallı yaşlı bir adamın gözlerini açıp sağa sola baktığını fark ettim ve, “Siz de dayanamadınız, uyandınız herhalde,” diye lafa girdim hemen gözlerini tekrar kapatmasına fırsat vermeden.

Yaşlı adam şaşkınlıkla bana baktı.

“Neye dayanamadım?”

“Şu, karşıdaki gazete okuyan kadın yok mu?”

“Ee?”

“Deminden beri kahkaha atıyor. Onun sesinden dayanamayıp uyandınız herhalde.”

Yaşlı adam tebessüm etti.

“Onunla ilgisi yok evlat. Ben ona alışığım.”

Sağır duymaz uydurur derler ya, benim ki de o hesap, “Âşık mısınız?” diye sordum.

Yaşlı adam bir kahkaha patlattı. Sorum hoşuna gitmişti herhalde. İnsanın yaşı kaç olursa olsun sözkonusu aşk olduğunda gerisi teferruattı. Ama duruma çabuk ayıldım.

“Eyvah!” dedim. “Ben ne yaptım? Eğer bu yaşlı adam da kahkaha turuna başlarsa yandığımın resmidir. O zaman şekerlemeyi sen tümden unut!”

“Âşığım demedim evlat, alışığım dedim.”

“Alışık mı?”

“Evet… Benim için bu kadının kahkahalarının şu dışarıda uçan martıların sesinden bir farkı yok. Gide gele, gide gele alıştım.”

İçine düştüğüm duruma kahkahayla gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Alışığım”ı nasıl olmuş da “âşığım” olarak anlamıştım. Sonra uykusuzluğuma verdim bu yanlış anlamayı.

“Demek her gün görüyorsunuz onu?” diye sordum.

“Tabii her gün bu vapurda karşılaşırız. Elinde iskeleden aldığı gazete vardır. Onu okurken hep böyle kahkaha atar.”

Tamam da neden atıyordu? Deli miydi acaba? Akıllı olsa böyle bir şeye kolay kolay cesaret edemezdi herhalde. Hadi beni geçtim, ben kahkaha atmasına değil, kahkahasıyla şekerlememi katletmesine kızıyordum. Ama bu ülkede kadınların kahkahasından hiç hazzetmeyen hazımsızlar vardı. Onlardan da mı çekinmiyordu acaba böyle doğaüstü kahkahalar atarken?

“İyi de hiç sormadınız mı, neden böyle kahkahalarla gülüyorsunuz diye, sabah sabah insanları rahatsız ediyorsunuz diye?” diye tepki gösterdim yaşlı adama.

“Doğrusu nice koçyiğitin bu soruyu sormak için kadının yanına gidip de bir daha dönemediklerini görünce sormaya cesaret edemedim be evlat.”

Anlamamıştım. Ne demek istiyordu bu yaşlı adam?

“Nasıl yani? Ne demek dönemediklerini?”

“Dönemediler… Çünkü, sorularına aldıkları yanıtla öylece kalakaldılar!”

“Yok daha neler?” diyerek yerimden fırladım. “Ne demek öylece kalakaldılar? Bir tanesi dönmez mi? Olmaz böyle saçma şey!”

Bu doğaüstü kahkahaların nedenini öğrenecektim. Yaşlı adamın müstehzi bakışları arasında kadının yanına sokuldum.

“Şeyy çok affedersiniz, yanlış anlamazsanız size bir şey soracağım.”

Kadın boş boş yüzüme baktı önce. Neden sonra, “Buyurun,” dedi.

“Deminden beri şurada oturuyorum. Gülmeniz daha doğrusu kahkahalarınız çok dikkatimi çekti.”

“Öyle mi?” dedi şaşkınlıkla. “Demek kahkahalarım çok dikkat çekiyor?”

Benimle dalga geçiyor olmalıydı.

“Dikkat çekmemesi ne mümkün hanımefendi? Öyle keyifle gülüyorsunuz ki. Açıkçası çok merak ettim: Bu kadar keyifli nasıl gülüyorsunuz? Ben son yüzyılda hiç gülmedim. Eğer mümkünse bunun bir tarifini ya da tüyosunu verebilirseniz çok memnun olurum. O zaman ben de sizin gibi üç dakikada bir… Olmazsa da en azından üç günde bir… Hadi o da olmadı, üç ayda veya üç yılda bir böyle kahkahalarla gülebilme şansına sahip olabilirim.”

Bu ıkına sıkıla yaptığım konuşmayı şaşkınlıkla karşıladı kahkaha atan kadın.

“Beyefendi, ben keyfimden gülmüyorum ki!”

Olacak şey değildi.

“Ya neden gülüyorsunuz?” diye sordum.

“Neden olacak; sinirimden gülüyorum!”

“Sinirinizden mi?”

“Evet, sinirimden… Bakın, şu politikacıyı görüyor musunuz?”

Gazetenin ön sayfasında bulunan ünlü bir politikacının fotoğrafını gösterdi ve “İşte, buna gülüyorum,” dedi.

Şaşırmıştım doğrusu. O şaşkınlıkla, boş boş yüzüne baktım. O ise konuşmaya devam etti.

“Bu politikacı ki -belki siz de bilirsiniz- dün imambayıldı dediğine bugün hünkarbeğendi; dün patlıcan oturtma dediğine bugün kolböreği diyen biri. Baksanıza yine yaptığı bir açıklamada ne demiş: ‘Dünyanın döndüğü iftirasını atanlar bunu kanıtlamazlarsa alçaktırlar! Yerçekiminin olduğu yönündeki görüşleri öne sürenler bizi çekemeyenlerdir! Güneşin doğudan doğduğunu söyleyenler halt etmişler! Suya düşen ıslanır diyenler, bize gerçeği söylemiyorlar!’ İşte, bu açıklamalara gülüyorum ama sinirden gülüyorum. O söylediğiniz kahkahalar sinir bozukluğu kahkahaları!”

Konuşmasını bitirdikten sonra oturduğu yerden kalkarak çıkışa doğru yürüdü. Çünkü vapur iskeleye yanaşmış, yolcular inmeye başlamıştı.

Bense öylece kalakalmıştım.

Haksız da sayılmazdı hani. Sözünü ettiği politikacı daha geçenlerde, saç yolduran, “Muhalefet taş devrinde taş taş üstünde bırakmadı. Ama biz geldik, bir güzelce o taşları cilaladık. Böylelikle cilalı taş devrini başlattık,” açıklamasını yapmamış mıydı?

O sırada aklıma nedense horlayan karizma geldi. Acaba şu sıralarda horlamasının hangi bölümündeydi, gelişme mi sonuç mu?

“Neyse ya bana ne? Ben de rahat duramıyorum, kaşınıyorum,” diyerek çıkışa doğru hareketlendim. Birden gözüm vapurun tuvaletinden pantolonunun fermuarını çekerek çıkan birine ilişti. Biraz yaklaşınca fark ettim ki bu oydu: Horlayan karizma! Demek ki ayıların kış uykusundan uyanmasını beklememişti.

Yanılmıştım.