Bugün direnişin 197., açlığın 77. ve tutsaklığın 1. günü.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça dün tutuklandılar. Suçlamalar “Gezi ve Tekel Direnişi benzeri eylemlere sebebiyet verebilecek olmak”, Semih’in gitar çalması ve gitar çaldığı videosunu gene kendi sosyal medya hesabında yayınlaması, Nuriye’nin suçu da sanırım ağız dolusu gülmek ve ısrarla öğrencilerini geri istemek.

194 gündür aynı yerde, aynı şekilde direnen insanları, açlık grevi eylemlerinin 77. gününde tutuklamak ne aklın ne vicdanın kabul edebileceği bir sonuç. Gezi’den 4 sene sonra hâlâ Gezi’yi düşünüp titremek, Tekel Direnişi’nin ateşini 7 yıl sonra hâlâ ensede hissetmekse apayrı bir acziyet. Meğer ne çok kaybetmişler, meğer ne çok korkmuşlar.

Gitar sesine düşmanlar, ağız dolusu gülmeye düşmanlar. Bedenlerini açlığa yatırmış, sadece işini geri isteyen iki eğitimciyei “Açlık grevi yaparak ne gibi menfaatler edinmeyi düşünüyorsunuz?” diye sorabilecek kadar akıldan fikirden uzaklar.

Nuriye ve Semih’in çelik iradesini gördüm. Ellerini tuttum o inanca dokundum.

Nuriye ve Semih’in gülen yüzlerini gördüm. Hayatı nasıl sevdiklerini, öğrencilerinden bahsederken daha çok güldüklerini gördüm. Bir röportajda sorulan, “Ölümden korkuyor musunuz? Ve eğer işinize dönerseniz ilk olarak ne yapmayı düşünüyorsunuz?” sorusuna Semih’in, “Ölümden korkuyorum ama mesela bir trafik kazasında ölmekten. Onurum için ölmektense korkmuyorum. Yaşamak istiyorum elbette örneğin direnişimiz zaferle sonuçlanırsa çocuklarımla 1-2 ay hemen ders yapmak değil gülmek, eğlenmek istiyorum,” cevabını gördüm.

Nuriye ve Semih’in onlara çiçekler getiren insanları -polenlere duyarlı olmalarına rağmen- çiçeklerle beraber kucaklamalarını gördüm. Yaşama olan isteklerini ve inatlarını gördüm. Açlığı ve devleti dize getirmelerini gördüm, vücudun dur dediği yerde ayağa kalktıklarını gördüm. Seslerinde hiçbir titreme olmadan, “Vazgeçmeyeceğiz, ailelerimizden uzak durun!” demelerindeki iradeyi gördüm.

Ve anneleri gördüm.

Dudakları titrerken gözlerini Nuriye’den alamayan, sürekli sabır dileyen Nuriye’nin annesini. Öfkeden taşa kesmiş ama oğluna bakarken pamuklardan yumuşak olan Semih’in annesini. Şen şakrak sesi ve direniş alanında yaşadıklarını anlatırken herkese umut veren, devletin kolunu kopartıp köpeğe verdiği, şimdi de işsiz bıraktığı Veli’nin annesini. Tutuklama kararının hemen akabinde Semih’in annesinin direnişi devralıp açlık grevine başlayışını ve Veli’nin annesinin polislerce yerlerde sürüklenip oğlunu ararken yeri göğü yırtan sesiyle, “Veli’m neredesin?” çığlığını gördüm. Hayatımda ilk kez, anne olmak nasıl bir duygu diye düşündüm ve bize gösterilen-öğretilenin çok dışında bir şey olduğunu anladım. Anne olmak ancak her çocuğa aynı duyarlılıkla kucak açabildiğinde anlamlı; gördüm. Bu anneler direnen tüm çocukların annesi olduğu için bu kadar “anne”ler.

Güleç’i gördüm, direniş alanının güzel köpeğini.

Direnişin başından beri Nuriye ve Semih’i yalnız bırakmayan ve direnişçilere arkadaşlık eden Güleç’i. Gözaltı yapan polisleri engelleyerek direnişçileri kurtarmaya çalışan, o meydandan sessizce çekip giden, “Ne oluyor?” diye bile bakmayan, küfredip geçenlere karşı heykeli dikilesi Güleç’i.

Esra’yı gördüm. Semih’in eşi ve yoldaşı öğretmen Esra’yı. İhraç edilen ve direnen Esra’yı.

Semih’in açlık grevi kararına saygıyla, inançla, değiştirmeye çalışmadan ama temelde ve mutlaka Semih yaşasın isteyerek omuz veren, Semih’in sevgilisi Esra’yı. Sevdiğimiz biri oldu mu onu dört yandan kuşatıp istediğimiz şekle sokmaya çalışarak hırpaladığımız ve başardıysak değiştirmeyi sevdiğimiz insan olmaktan çıkartıp başka biri haline gelince hemen vazgeçtiğimiz sevgilerimize bir tokat gibi dikilen Esra’yı. Tutuklama kararından sonra direniş alanını terk etmediği için yerlerde sürüklenen, dövülen, polis aracında gaz içinde bırakılarak boğulmaya çalışılan, eşi tutuklanırken gözaltına alınan, Semih’in, “Sevdiğimi görebilir miyim?” talebine rağmen görüştürülmeyen, Semih gözaltına alınır alınmaz açlık grevine başlayan güzel Esra’yı.

Egemenler, kararı verenler bu insanlar yüzünden aciz kaldılar. Yaptıklarını biliyorlar. Çaldıkları oyları, öldürdükleri çocukları, yıktıkları şehirleri, o şehirlerin insanlarını, kestikleri ağaçları, yaktıkları ormanları, ormanların içindeki hayvanları, işlerinden ettikleri insanları, betona gömdükleri şehirleri biliyorlar. Ve bizden daha iyi biliyorlar ki sorulacak hesapları…

Bizim gücümüze olmayan inancımız, onlarda var. Ve çok haklılar. “Biz hep yeniğiz!” zannedenler, “Biz hep kaybediyoruz!” diyenler, “Bundan sonrasının ne anlamı var”cılar, “Her şey bitti günü kurtaralım”cılar, bu tabloyu iyi okuyun! Ne yenilmişiz, ne kaybetmişiz ne de yarınsızız.

Bakın, iyi bakın! Bizden çok korkuyorlar, biliyorlar çünkü dişini sıkan, öfkesini bileyen, çığlığını yutup yumruklarını duvarlara vuran bizi biliyorlar. Gezi ve Tekel’i kendi öz tarihinin tozlu raflarına kaldıranlaraysa devlet derin korkusuyla ders vermiştir.

Mesleğini geri almak, onurunu, hayatını geri almak için bedenini açlığa yatıran, direnen bu insanlar ve yakınları bir tarih yazıyor. Tutuklamaya giderken bile mesajı, “Bütün cephanenizi de yığsanız ezilmeyi reddetmiş insanın karşısına koyacak bir şey koyamazsınız!” olan insanların karşısında devlet çoktan kaybetmiştir. OHAL, korku tüneli olmaktan çıkmıştır. Kalpsizlerin ve vicdansızların karşısında Semih’in gitarının sesi, Nuriye’nin gülüşü kazanmıştır.

İki şair bugün süresiz açlık grevine başlayacaklarını duyurdu, hem de bu insanlar 76 ve 73 yaşındalar. Demek ki korku da yıkılır, ölüm de aşılırmış. Semih’in annesi Sultan, Semih’in eşi Esra, Veli’nin annesi Kezban, şair Selah Özakın, şair Abdullah Nefes korkunun karanlık duvarını yıktılar. Sokağa çıkmayan yüzlerce insan, tutuklama kararından sonra sokaklara çıkmaya başladı hem de gözaltını, dayağı göze alarak, OHAL’inize tükürerek. Çünkü gerçekten “bulaşıcı cesaret”i hiç hesaba katmadılar.

Ve siz hâlâ bunu göremeyip ağlıyorsanız lütfen susun.
Gerisini “dövüşen anlatsın”!