Ben, kurumuş yaprak. Yenikapı’yı Laleli’ye bağlayan caddenin ortalarında bir yerde, refüjün doğusuna bakan kaldırıma ilişmiş halde duruyorum öylece.

Yanlış anlaşılmasın, tenimin her yeri dokunmuyor kaldırıma. Bir ucumla asfalt yola yaslanmışım, öbür ucumla da kaldırımın soğuk gövdesine tutunmuş duruyorum. Vücudum iki yaka arasına kurulmuş bir köprü gibi. Ondandır, ufak bir esinti bile ürpertiyor beni. Keşke sadece ürpersem, bir de isteğim dışında sallanıyorum esintinin keyfine göre.

Bunları kafaya taktığım yok. Yok, çünkü arabaların içinde oturarak ya da yolda karşıdan karşıya yürüyerek yanımdan geçen insanların da benden pek farklı olmadığını biliyorum. Kurumuş deyince, öldüm sanmayın. Beni doğuran ağacın cılız dalından filizlendiğim ilk andan bugüne kadar büyüsem, yeşersem, sararıp düşsem de yaşıyorum.

Dişiyim. Yaşı geçkin, yıllardır yuvarladığı kadehlerden sesi de kartlaşmış bir meyhane şarkıcısından farklı değilim. Ve toprağa karışana dek yaşayacağım elbet! Beni de o kadını da yaşlandıran, zaman. İkimiz yaşıtız üstelik. Uzun, kısa, büyük, küçük fark etmez, sınırlı olan her şey eşittir. Aynı yücelikte ve aynı sefalettedir.

Sonsuzluğun, gözleri kör edecek kadar uzaktan aynı duyguyla baktığı iki “şey”iz… Onun söylediği şarkıyı, meyhaneyi henüz terk etmemiş bir avuç müşteri dinler, benimkini solmak üzere olan çimenler. Hadi, geçmişe gidelim. Bakın, görünüyor işte: İkimizin de beli incecik, teni yumuşacıkken erkekler arzuyla bakardı bize. Şimdi yoldan geçip giden insanlar ona da bakmıyor bana da!

Ama biri baktı! Otobüsün camına yaslanmış, saçlarına ak düşmüş, benden daha genç, orta yaşlı bir adam. Bir çift göz. Baktı ve gördü. Göz göze geldik. Ve o an ben daha çok ürperdim, güz rüzgârının verdiği ürpertiden daha çok! Biriyle göz göze gelmeyeli ne çok zaman olmuş… O da önce dalgınca, sonra giderek artan bir dikkatle süzdü beni. Nasıl olacağını bilmiyordum ama beni unutmayacağını seziyordum içten içe. Yok canım, bu ne iyimserlik! Unutacaktı elbet. Bir daha da görmeyecektim tabii ki.

İşte, ben bunları kafamda evirip çevirirken yanımdan geçtiği sırada sanki bizi karşılaştırmak için yavaşlayan otobüs mahmuzlanan bir at gibi bir anda şaha kalkıp gözden kayboldu. Bakakaldım arkasından.

Kim bilir nereye gitmiştir… Belki filanca üniversitede öğrencidir, dersine yetişmeye çalışmaktadır. Ya da Mecidiyeköy’den Kağıthane’ye uzanan yoldaki tekstil atölyelerinin birinde çalışan bir kadıncağızın akıllı uslu oğludur, onunla buluşup iş çıkışında geçen hafta nişanlanan ablasına Osmanbey’den çeyizlik bir şeyler bakmaya gideceklerdir. Neden başka biri olmasın? Trabzon’dan müteahhit dayısının yanına geldikten sonra inşaatın tozundan toprağından usanıp çocukluktan beri gizli gizli biriktirdiği eski para koleksiyonunu Çukurcuma’daki bir antikacıya satarak ne yapacağına karar vermek için biraz zaman satın alan bir delikanlıdır belki de. Ya iki yıldır İstanbul’da yaşarken öğrendiği ağır aksak Türkçesiyle yabancılara özel dil kursu veren bir Polonyalı neden olmasın? Ama kim olursa olursun, caddenin kaldırımında duran bir yaprağı fark etse bile umurunda olmayacaktı elbet.

Ben bunları düşünüp iç geçirirken rüzgâr yine esti. Daha şiddetli sallandım bu defa. Kaldırıma değen ucum iyice düştü. Az daha değecektim asfalta boydan boya. Hava da karanlığa gömülüyordu, kimseye hissettirmeyecek kadar yavaşça.

Bir ayak sesi duydum yakınlarda. Dönüp bakmadım bile. Karşıdan karşıya geçen insanlardan biriydi işte. Fakat ses giderek artıyordu. Daha ne kadar böyle namlunun ucunda sallanacağım diye düşünürken bir anda gökyüzüne yükseldim. Azıcık bir nemden başka hiçbir şeyi kalmayan kılcal damarlarıma kadar ürperdim. Artık ne kaldırıma ne de asfalt yola değiyordum. Fakat gövdeme yumuşak bir el dokunuyordu. Bir avuç içi. Benim gibi damarlı ama düzensiz çizgilerle bölünmüş bir el.

Beni doğuran ağacın gökyüzüne bizimle, yapraklarıyla dokunduğunu fark etmişti bir şair -bilirim ben de sizin okuduklarınızı, ne sandınız-. Fakat bizim de gövdemizi kaplayan incecik tüylerin, bizim ellerimiz olduğunu kimsecikler bilmiyordu. Ama bu adam… Evet, göz göze geldiğimiz, otobüsteki o adamdı. Ben de ona dokundum ellerimle. O anki gülümseyişinden bunu fark ettiğini anladım. Çok güzel gülümsüyordu…