Yan masada oturan ve deminden beri elindeki tablet bilgisayara bakmakta olan kıvırcık saçlı genç, başını kaldırıp da karşısında oturan kızıl sakallı gence dünyanın daha çok yulaf üretimiyle öne çıkan bir ülkesinde halkın ayaklandığını duyup duymadığını sorunca neye uğradığımı şaşırdım.

Beni böylesine şaşırtan şey; sözkonusu halkın ayaklanma olasılığının neredeyse yok denecek kadar az olmasıydı. Hatta belki de hiç olmamasıydı. Bazıları bu durumu, sözkonusu halkın fıtratına bağlarken bazıları bu durumdan ülkedeki aşırı yulaf tüketimini sorumlu tutuyordu. Fıtratçı yaklaşımları bir kenara bırakırsak yulafçı yaklaşım belki de gerçeğe en yakın yaklaşım gibi duruyordu.

Yulafçı yaklaşıma göre; yulaf kasları gevşetiyor, serotonin (mutluluk) ve melatonin (uyku getiren) hormonların üretimini artırıyordu. Bu durumda da kimsenin aklına haksızlıklar, hukuksuzluklar karşısında ses çıkarmak, ayaklanmak gelmiyordu, gelse bile melatonin hormonunun yol açtığı uyku sersemliğinden olsa gerek ayaklanacak hal kalmıyordu kimsede.

Kızıl sakallı genç de benim gibi düşünüyor olmalıydı ki, “Hadi canım, onlar kim ayaklanmak kim!” diye tepki gösterdi.

“Öyle deme. Baksana, ayaklanma sosyal medyada gündem olmuş! Habere göre her yerde protesto gösterileri yapılıyormuş. Bu yüzden muhalefet partilerinin başkanları ülkeyi terk etmekte bulmuş çareyi.”

Kızıl sakallı gencin gözleri şaşkınlıkla açıldı. Tabii konuşmalara kulak misafiri olan benim de.

“Muhalefet partilerinin başkanları mı?”

“Evet!”

Anlam verememiştim bu işe. İmdadıma kızıl sakallı genç yetişti.

“İyi de muhalefet partilerinin başkanları niye terk ediyor ülkeyi, anlamadım. Benim bildiğim halk ayaklanmalarında, yönetenler ülkeyi terk eder. Yani bugüne kadar hep böyle olmuştur diye biliyorum.”

“Çünkü ayaklananlar, muhalefet partilerinin binalarını basmışlar.”

“Ayaklananlar iktidar yanlıları mıymış?”

“Hayır, aksine muhalefet partilerine oy verenlermiş. Ayaklanıp partilerinin binalarını basmışlar. Özellikle de ülkenin en büyük muhalefet partisi olan Pek Mülayim Parti’nin binalarını. ‘Mülayim muhalefet istemiyoruz!’ diye slogan atıyorlarmış. Bu arada, Pek Mülayim Parti’nin başkanı da bize sığınmış.”

Bu sözü duyunca hesabı ödeyip kalktım hemen, iki saattir oturduğum Artistler Kahvesi’nden. Çünkü bize sığınan parti başkanıyla röportaj yapmaya karar vermiştim. Bir iki gün içinde sözkonusu ülkeyle ilgili gerekli araştırmaları yaptıktan, gerekli bağlantıları kurduktan, gerekli telefonları ettikten sonra ülkemize sığınan Pek Mülayim Parti’nin başkanıyla buluştum. Sıkı hazırlanmıştım, sorularımla onu sıkıştıracaktım. Ona mülayim muhalefet ne demekmiş, gösterecektim! Beni, ülkemizde konuk edildiği otelin lobisinde gülümseyerek karşıladı. Çok nazik biriydi. Hemen yakınlardaki bir koltuğa buyur etti. Bu nezaket karşısında yelkenlerim suya indi. Bu yüzden gevezelik yaparak fazla zamanını almamak adına hemen söze girdim.

“Öncelikle çok geçmiş olsun, Sayın Başkan. Lafı uzatmadan hemen konuya girmek istiyorum. Efendim, ülkenizdeki iktidar partisinin hak, hukuk, yasa tanımayan uygulamalarına karşı uzun zamandır pek etkili muhalefet yapamamanızdan dolayı sabrı tükenen halkın size karşı ayaklandığı söyleniyor. Bu eleştiri hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Başkan sorumu tebessümle karşıladı.

“Rica ederim, bu tür dedikodulara prim vermeyiniz lütfen. Biz hak, hukuk tanımayan uygulamaları engellemek için elimizden geleni yaptık.”

“Ne yaptınız mesela?”

“Kendilerinden ricada bulunduk! ‘Lütfen, hak, hukuk yasa tanımayan uygulamalara son veriniz,’ dedik. Hem sadece o mu? Mesela Meclis bahçesindeki çimler…”

“Çimler?” diye sordum şaşkınlıkla. Sonra anımsadım olayı.

“Şu, yurtdışından dünyanın parası ödenerek özel olarak getirtildiği söylenen çimler mi?”

“Evet, onlar! Bizim sert muhalefetimiz sayesinde çiğnenmekten, ezilmekten kurtuldular.”

Sert muhalefetle çimler arasındaki bağlantıyı çözememiştim.

“Nasıl?”

“Bakın… Biz müdahale etmeseydik iktidar milletvekillerinin ayakları altında ezileceklerdi o güzelim çimler.”

“Anlamadım, Sayın Başkan.”

Kendinden çok emin sırıtarak cevap verdi:

“Anlaşılmayacak bir şey yok ki. İktidar milletvekilleri bu çimlerin üzerinde birdirbir oynuyorlardı. Hatta bir ara uzun eşek bile oynadılar. Sınırlı sayıdaki iktidar partisinin kadın vekilleri de onlara özenip yakan top oynamaya kalkmasınlar mı? Bu bardağı taşıran son damla oldu.”

“Ne için?”

“Tabii ki sert muhalefet için! Bu duruma seyirci kalamazdık herhalde. Hemen müdahale ettik. Biraz daha geç kalsak çimlerin üzerinde voleybol oynamaları işten değildi.”

“Ne yaptınız peki?”

“Hemen elli adet, ‘Çimlere Basmayınız!’ yazan tabela yaptırdık. Sonra da onları iktidar milletvekillerini görebilecekleri yerlere diktirdik. Bu müdahaleyi yapmasaydık şimdi Meclis bahçesindeki çimlerin yerinde yeller esiyor olacaktı. Hem sadece çimler mi? Bir de çiçekler var.”

“Çiçekler mi?”

“Evet. İktidarın erkek milletvekilleri Meclis bahçesindeki çiçekleri koparıp özellikle kadın ziyaretçilerine ya da kadın vekillere veriyorlardı. Biz bunun önüne geçtik.”

“Nasıl?”

“Nasıl olacak? Çiçeklerin üzerlerine veya yanlarına ‘Çiçekleri Koparmayınız! Çiçekler Dalında Güzeldir! Bunu koparan eşektir!’ yazan tabelalar astık, diktik.”

Nereden gelmiştik bu çim meselesine, çiçek meselesine? İş iyice çığırından çıkmadan bu saçmalığa bir son vermeliydim. Hemen sağlam bir soru yapıştırdım.

“Ayrıca iktidarla ilgili yolsuzluk iddialarının üzerine yeterince gitmediğiniz yönünde de görüşler var.”

“Bu konuda da gereğini yaptık. Emin olabilirsiniz. Hem sadece bu mu? Mesela bazı iktidar vekilleri maalesef yerlere tükürüyordu. Onları kibarca uyardık, ‘Lütfen yerlere tükürmeyiniz!’ dedik, görebilecekleri uygun yerlere uyarı tabelaları astık, ‘Yerlere Tükürenleri Deli Danalar Kovalasın!’ yazan.”

Ben ciddi sorular sordukça Başkan konuyu başka yerlere çekmeye çalışıyordu. Ama ben de gerekli soruları sormakta kararlıydım.

“Peki, iktidarın uyguladığı ekonomi politikaları sonucunda gelir dağılımındaki makasın giderek açıldığı, bunun sonucunda da zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu, sizin de bu duruma seyirci kaldığınız yönünde bazı görüşler var.”

“Bu doğru değil. Bu konuda da en sağlam muhalefeti yaptık. Hem sadece bu mu; mesela Meclis’e kirli, çamurlu ayakkabılarıyla gelen iktidar milletvekilleri vardı onları uyardık. ‘Yerleri daha yeni sildik, lütfen ayaklarınızı paspasta siliniz,’ dedik. ‘Lütfen bir daha çamurlu kirli ayakkabılarla Meclis’e gelmeyiniz,’ dedik.”

Ne yaparsa yapsın yeni bir sorudan kaçamayacaktı Başkan.

“Halk, işsizlik ve yoksulluk içinde kıvranırken sizin halkın çıkarları için gerekli muhalefeti yapamadığınız söyleniyor.”

“Kesinlikle doğru değil. Bakın son seçimlerden hemen sonra bir milletvekilini Meclis bahçesinde bir ağacın altına küçük abdestini yaparken yakaladık. ‘Bu ağaç halkın vergileriyle dikildi buraya. Siz halkın ağacına nasıl işersiniz!’ dedik. Yani halkın çıkarı için anında tepki verdik.”

“Sonra?”

“Nasıl sonra?”

“Yani sonra ne yaptınız?”

“Ne yapacaktık ki! Adam ağacın altına işedi diye sine-i millete mi dönecektik? Vekile tuvaletlerin yerini gösterdik. Bilmiyormuş garibim. Yeni vekil ya, acemi. Ama öğrendi sayemizde. Artık ağaç dibine yapmıyor. Biz de tabii muhalefet olarak görevimizi yerine getirmiş olmaktan dolayı çok mutluyuz.”

Başkan kibardı, nazikti ama aynı zamanda kurnazdı da. Olsun hiçbir güç beni yeni bir soru sormaktan alıkoyamazdı.

“Bir de hakkınızda, ‘Muhalefet falan yaptıkları yok. Muhalefet yapıyorlarmış gibi görünüyorlar. Mış gibi muhalefet!’ diyorlarmış sizin için.”

“Kesinlikle doğru değil. En sağlam muhalefeti biz yapıyoruz. Olaylar yatışınca ülkeye döneceğiz. Ülkeye dönünce bu muhalefetimize kaldığımız yerden devam edeceğiz.”

Son bir soru sorma hakkım doğmuştu. Bu fırsatı kaçıramazdım.

“Dönünce nasıl bir muhalefet çizgisi izleyeceksiniz peki, yeni dönemde?”

“Öncelikle halka, ‘Bir daha ayaklanmayın lütfen, bu doğru değil diyeceğiz!'”