Genelde söylediklerim çoğu kişi tarafından gönül rahatlığıyla dinlenemiyor. Çünkü karşımdakini hoş tutma kaygısıyla konuşmuyorum. Aksine, öyle gerçek, öyle tamponsuz çıkıyor ki çıkması gereken, kendiyle bu denli bir yüzleşme yaşadığı için rahatsız oluyor insanlar.

Günümüzde yoga tozpembe bir hal aldı. “Danışanlarımızı, öğrencilerimizi, yol arkadaşlarımızı nasıl kırmayız, nasıl kaçırmayız”ın peşinde koşuyor birçok aktarıcı. Buna sebep yine kapitalist düzenin bu öğretileri bir kazanç kaynağı olarak konumlamasından mütevellit. Oysa özünde herkes kendi deneyimini paylaşması gerekirken neden herkesin ağzında aynı ağdalı cümleleri duyuyorum? Neden insanlar gerçeği konuşamıyorlar? Neden herkes sahte?

Benim deneyimim hiç yumuşak olmadı. Ve inanın; o dinler mi, bu ne der kaygım da yok. İşte, bu sebeple her şeyi olduğu gibi aktarma taraftarıyım. Zaten kendinde karşılık bulanlar kulak kesip dinleyecek, bulamayanlar da atıp tutacak, uzaklaşacak… İnsanlar öyle enteresan tepkiler veriyorlar ki… Eminim yaratıcı bir tepkiyle daha karşılaşıp, “Ah, işte insanoğlu!” dedirtirler bizim gibilere.

Aynı zamanda tinsel bir arayış olan altın arayışı uzun zaman ölümsüzlük iksirini arayanlar tarafından yanlış anlaşılarak uzak ve gizemli adalar arayışıyla bağdaştırıldı. Oysa ölümsüzlük insanlık durumunu aşmak ve zaman dışı, kutlu bir varlık olmak demektir. Ötedünya hayatı ile mistik bir biçimde bağlantılı olan altın, yeryüzünün merkezinde bulunuyordu. İnsanın da altına dönüşmesi için merkezine ulaşması gerekmektedir. Doğal olarak dönüşüme uğradığına inanılan metallerin büyümesini hızlandıran simyacı, zamanın ritmini hızlandırarak doğanın işine yardım eder aslında.

Arınıp kusursuzlaşarak altına dönüşen metaller, bir nevi özgürlüğüne kavuşmuş insan analojisidir. Metallerin yerin derinliklerinde büyümesi, insanı tensel ve düşkün durumuna “bağlayan” zamansal ritimlere benzetilir. Simya işlemiyle metallerin büyümelerini hızlandırmak demek, metalleri zaman yasasından azat etmek demektir. İnsan formunda altına dönüşmek için çalışma kaba bedenle başlar. Beden, nefesle devinime girer. Nefes içeride bir dalga, bir rüzgâr gibi dolaştırılır. Nefes yoluyla süblimleşmeye başlayan enerji yukarı doğru çıkar. İşte, yolculuk böyle başlar.

Tabii kısa yoldan aydınlanmaya çalışan sözüm ona modern “yogiler” işi herhalde yanlış anlamışlar ki varlarını yoklarını ters duruşlarda dengede kalmaya çalışarak arıyorlar. Ortalama insan da onları görüp, “Ben yoga yapamam ki… Ben esnek değilim…” gibi tepkiler veriyorlar. Etrafta bu denli çok sirk cambazı varken insanların bu tepkileri ne yazık ki çok normal.

“Merhaba, ben yoga hocasıyım.”
“Esra, o da yogacı, senin gibi. Çok iyi anlaşırsınız.”

Yogacı ne demek acaba? Yoga yapan anlamına mı geliyor? Yoga yapılmaz ki efendim. Yog halinde olmaktan söz ediyorsunuz herhalde. Yalnız, o hal içinde bu şekilde iletişime geçene de rastlamadım. Hakikatine ulaşma yolunda olanları genelleyerek bir kalıba sokan zihin, ne enteresan…

Kadim öğretilerin saklı kalmasının sebebi vardı. Eskiler bunu çok önceden anlamış olsa gerek, insana sızdırmak istememişler ezoterizmi. Birkaç umut dolu yogi, insan da bundan faydalansın diye batıya taşımış bu öğretiyi. Ve işte, karşınızda sirk cambazları! Kitaplardan öğrendiklerini, 200 saatlik eğitimini atla deve yapan insan, ben oldum diyerek daha pişmeden yedirmeye çalışıyor yemeğini. Kendine varma yollarından biri olan yogayı asanadan ibaret olarak sunanlar, bedensel rahatlama vaatleri vererek satıyor derslerini. Tam olarak o frekansta olanla birleşiyor derslerinde de. Sonunda da alan memnun, veren memnun gibi bir tablo kalıyor yüzeyde. Aslında onu hiç anlayamamış insanların ellerinde heba olmuş bir öğretiyle karşı karşıyayız.

Yoga, seni hakikatine yaklaştırmalı. Seni tamamınla tanıştırmalı. Sen şu çileli hayattan biraz olsun uzaklaşayım derdindesin ama gerçek manada yoga seni tam aksi yola saptıracak. Haberin var mı?

Yoga, insanı evvela karanlık tarafıyla bir araya getirmeli. Uzun zamandır ilgilenmediğin, kapıları kapalı kalmış tozlu odalarına ziyaretle başlar bu yolculuk. Oysa birkaç güzel söz ve huzurlu bir ortam sunan bu dersler tam bir fanus görevi görür ve sen mattan kalktıktan sonra yine aynı sensindir. Trafiktekine küfreden, seni bekleten arkadaşına hiddetlenen, kendine vakit ve enerji ayıramayan, üretmeyi bilmeden her formdaki enerjiyi harcayan bir yapısın sen, sevgili modern insan. Kıssadan hisse ile kendine varamazsın, tembel insan. Hayat yolu bunun için var; kendini anlayıp tanıyabilmek için geldin sen dünyaya. Patronuna ve seni senden götüren kapitalist sisteme köle olmak için değil! Kendin dışındakilere sebat edene kadar biraz kendine alan açmalısın, sevgili makine.

Çoğunun varlığı terbiye olmak istiyor ve bazılarının egosu buna mani.

“Kendine varma yolunda ona destek olması gereken” derse gelip akabinde sınıftakilerle beraber çay içerken dürüst bir varlık tarafından duyduklarını kaldıramadığın zaman, “Sen bana ne demek istiyorsun!” diye çıkışan bir varlıksın sen, insan. O, sana konuşuyordu; şartlanmış zihnine değil. Ve sen kendini bilmediğin için tepki göstererek oradaki bilgelikten faydalanamadın. Ne diyeyim, “kaderin böyleymiş!”

Hakikaten de böyledir. Şu an öyle ya da böyle hayatında “yoga” olan her insan kendine varmaya muktedir değilken çarpıştıkları durumlar onlara tokat gibi geliyor. Kim bilir, belki de kıyamet tam olarak budur…

İşte bu yüzden, var olan çarpık düzeni biraz daha sürdürmek yerine hakikatli olmayı seçmeli. Bırakın, karşınızdaki siz dürüstsünüz diye size karşı çıksın. O, kendine çıkışmasıdır aslında. O tepki daha sonra ona bir anlayış olarak geri dönebilir. Dönmeyebilir de. Siz bunu karşı taraflar için yapmayın.

Kendinize ve hakikatinize yaraşır bir şekilde yaşamak için saflığı koruyacak şekilde doldurun her anınızı. “Önce ben!” diyerek hak ettiğiniz şekilde titreşin ve gerisini düşünmeyin. Kaynağa teslim olarak sürdürün hayatınızı. Hiçbir elementinize yenik düşmeyin ve size araç olarak verilmiş tüm yapıları bilinçli bir şekilde kullanın.

Yaşadığının farkında olan tek canlı, insan. Bilinç bahşedilmiş tek canlı, insan. Bu yapının farkında olarak yaşa, sevgili insan.