Hiç durmadan dizi izleyerek koca bir kışı geçirdim. Zaten bombok bir kıştı baştan sona. Tek kaçış noktamız evlere kapanmaktı, eve sağa salim varabildiğimize şükrederek. Şansımıza da o kadar çok dizi vardı ki. Ardı ardına açılan portallar, “şıırrrak!” diye serdiler önümüze, sezon sezon en sevdiğimiz ve hiç bilmediğimiz, keşfe açık yabancı dizilerin tüm bölümlerini.

İşimiz ve iş dışındaki kişiliğimizle ikiye bölünen karakterlerimizin arasına üçüncü bir hikâye sığdırmaya çalışıyorduk. Yeni “hipster” en çok diziyi izleyen, en izlenmemiş iyi diziyi ilk keşfedendi artık. İşyerinde, arkadaş ortamlarında muhabbetlerde başı çekiyordu episode özetleri. Bilmediğin diziden konuşuluyorsa, “Listemde var o da sıra gelmedi henüz,” deyip akıllı telefonlarının “note” bölümüne gizli gizli not alır oldu insanlar.

– Bojack Horseman izledin mi? Yo, hayır, ben Unbreakable Kimmy Schmdt 2. sezonu izledim, araya bi’ bölüm Santa Clarita Diet ya da Deutschland 83 sokayım diyorum, gerçi Ascension da çok iyi diyorlar.

– Nasıl yazılıyo o demin dediğin, Doyçl…?

– Google search sağ olsun.

Hayatımda izlediğim en iyi dizi Six Feet Underdır, diye kavga ettiğimi bilirim ben. Brenda bacımıza laf söyletmem. Spoiler verdi diye adam dövülür bu memlekette; tek eğlencemiz dizi izlemek. O kadar iyi dizi analizi yaparız ki, karaktere yüklediğimiz anlamlar senaristin bile aklının ucundan geçmemiştir.

“Sabaha kadar dizi izledim, tüm sezonu bitirdim!” Neredeyse okuldan ve işyerinden mazeret izni almaya yetecek geçerlilikte bir bahane olmuştur artık. En sevdiğin dizi, artık karakterini burcundan daha fazla tanımlar hale gelmiştir.

“Game of Thrones hiç sarmadı beni ya, Iron Fist muhteşem…”
Arkanıza bakmadan kaçın!

“Nerede kaldın?” sorusuna refleks olarak, “Offred, kocasına Meksikalı delegelerle mesaj gönderdi, Luke yaşıyormuş, inşallah kurtulacak,” diye cevap veriyorsak biz de çoktan gerçeklikle aramıza bi’ on-demand portal yerleştirdik demektir.

Yerli diziler de heveslendi tabii bu ilgiden, önümüzdeki 10 yıla biz de yol alırız ama biraz para lazım diyerek sınırsız ürün yerleştirmesi ve bol bol tangalı kadrajlarla daldılar RTÜK’süz internet denizine. Yarım yamalak sevişme sahneleri ve bol küfürlü diyalogları görüp dinledikçe, “Aaaaa!” dedik, aynı yabancı diziler gibi olmuş. Baksana lezbiyenlik teması bile işlenmiş.

Hunharca yapılmış ve kötü yazılmış ürün yerleştirmeleri gibi biz de hayatlarımızı yerleştirdik dizilerin tam ortasına. Nasıl olsa bilinçaltı algılamıyor doğruyu yanlışı. Heyecansa heyecan, kodla gitsin beynin arka tarafında bir yerlere.

Dünyanın dört bir tarafından beş benzemez insanın birbirlerinin hayatlarını görmeleri, hissetmeleri ve hayatlarına müdahale etmeleri ne müthiş bir yetenek. Sendeki Sense8 ise sabah ofise geçtiğinde, “Bana bi’ imalı baktın sanki geçerken, bir problemin varsa konuşalım!” levelında 1.5’tan anca 2’de kalıyor.

You Me Herde yaşanan üç kişilik ilişkiyi heyecanla izleyen açık görüşlü çiftlerin 3some fantezileri, “Sen kimle mesajlaşıyorsun?” levelında tıkanıyor.

Sherlock tadındaki hikâyeler, 3. sayfa haberleriyle yüzleştiğimizde etkisini yitiriyor. Handmaid’s Tale distopyasıysa, “Ulan, ya bizim başımıza da bunlar gelirse gerçekten!” diye dilimizi ısırıp kıçımızı üç kere kaşımamızla son buluyor.

Bunalıma giriyoruz teker teker. Günde 6 saat “Next episode” butonuna basmak hepimizi bunalıma sokuyor. Hiçbirimizin hayatı bu kadar heyecanlı değil, hiçbirimiz aşk acısı çekip her şeyimizi geride bırakarak New York’a tek yön bilet alıp havaalanında son kontuardan geçerken arkamızdan, “Dur! Gitme!” diye koşarak gelecek çılgın sevgililere sahip değiliz.

Aynaya baktığımızda mükemmel görünmüyoruz, duvardan duvara çılgınca sevişmiyoruz, girdiğimiz toplantılarda herkesin aklını alan deli konuşmalar yapmıyoruz, işyerlerimizden en havalı cümlelelerle istifa edip yelkenliyle okyanuslara açılmıyoruz.

Hiçbirimiz geceleri süper kahramana dönüşmüyoruz. Sadece dizileri hayatımızın tam ortasına yerleştiriyoruz. Hayatımızı dizilere yerleştiriyoruz. TV ekranını kapattığımızda sıradan, sıkıcı hayatları olan, ortalama insanlara dönüşüyoruz.

Bir bölüm Chef’s Table izledim yatmadan önce. Massimo Bottura tüm hayatı boyunca içinde barındırdığı şehveti yemeklerine yansıtıyor ve parmesan peynirini anlatıyordu. Peynirin hikâyesini o kadar güzel anlattı, parmesandan o kadar güzel yemekler yaptı ki, “Allahım,” dedim, “keşke İtalya’nın bir köyünde dünyaya gelseydim, keşke sadece iyi şarap içip yıllanmış parmesan peyniri yeseydim.” Dilim kamaştı, deli gibi peynir istedi canım. Buzdolabını açtım, bir dilim ekmeğin üzerine Tahsildaroğlu tam yağlı ezine peynirini kestim yedim. Sonrada kareli pijamamı giyip yattım.

Next episode?