Ben kendimi hep Emirganlı saydım ama aslen oralı değildik. Mehmet’in doğduğu yıl taşındık Emirgan’a. Yani aslında biz yabancıydık…

Emirgan’da, hemen ilkokulun üzerinde, Ata Olgaç Sokak, Numara 2’de doğdu Mehmet. Benim de sokağa, sokakta arkadaşlıklara dair ilk anılarım aynı yıl, aynı mahalleden. 5 yaşındaydım. Balkonundan ayın doğuşunu, kardeşim doğduktan sonra da sabah, güneşin ilk ışıklarını seyretmeye doyamadığım bir evdi.

Her köşesi aklımda.

Ev, iki katlı ve bahçeliydi; bahçesinde de kırmızı ve iri balıklarıyla fıskiyeli bir süs havuzu vardı. Üst katta ev sahiplerimiz otururdu. Bahçeden dönüp girdiğin alt katta ise bahçeye, binaya ve özellikle de kalorifere bakmakla yükümlü aile yaşardı. Asma diye hatırlıyorum ama belki de bir tür sarmaşıktı saran onu, bahçeyi ve evi sokaktan ayıran tel duvar hep yeşildi diye hatırlıyorum. Çok bakımlı bir alan değildi bahçe, manikür bağlamında. Yataklar, tarhlar vs. hak getire. Elbette güller vardı ama özel bir gayretle işlenmişlik sözkonusu değildi. Alt bahçe ise üzerini nispeten kapatan ağaç dallarının altında bir hayli keldi.

Hepimiz yoksulduk…

Ev sahiplerimiz ne kadar inançlıydı, hatırlamıyorum. İlk kurban kesimini ama, o alt bahçede seyrettim. İlk kavurmayı değilse de ilk kurban kavurmasını da orada tattım. Benimkiler inançlı değillerdi kanaatimce. Babam kesin değildi. Annemle ilgili geçen zaman içerisinde farklı değerlendirmelerim olduysa da o yıllar ne bayram ne de ramazan, bir saygı ifadesi olarak büyükleri aramak, onlara uğramak, birlikte yemek yemekten öte değer taşımazdı. İnançlı olup olmadığın bir soru değildi sanki. Aşiret belirlemezdi. Başka, elbette hep vardı. O başkalarıyla aramızda lakin, dine dair olmayan, makul ve sıradan bir benzerlik vardı. Hepimiz değişik kademelerde yoksulduk. Ata Olgaç 2’de yaşayanların en zengini mesela, ev sahibimiz dahil, sadece televizyon sahibi olmasıyla ayrılırdı bizden. O televizyon da bir biçim paylaşılırdı. Bizim telefonu yan komşuyla paylaştığımız gibi.

Eşittik ama…

Evlerimizin kokusu, akşam vakti yakılan lamba sayısı ya da tencerede pişenler hemen neredeyse aynı olurdu. Tek fark bayramdı, onda da kurban eti dağıtıldığı için, sahiden herkese gidecek biçimde dağıtıldığı için, ayrımın dengelendiği de bir zamandı. Evinde kavurma pişmeyen aile hatırlamıyorum. Eşittik diye kalmış bende. Eşittik. Bu eşitliğe hürmet de önemliydi. Kimsenin esirgediği bir şeyi yoktu birbirinden mahallede. Çocuk ya da evin anahtarı, komşuya emanet bırakılırdı.

Benim Emirgan’ım

Emirgan, o zamanlar İstanbul’a uzak oluşuyla belki de, yani Şişli ya da Beyoğlu hayatına mesafesiyle, İstanbullunun ancak Emirganlı ise yaşadığı, aksi takdirde hafta sonu gezmesi harici tercih etmediği bir mahalleydi. Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi hocaları, Boğaz aşığı az sayıda İstanbullu ve bolca da ecnebi otururdu o yıllarda Arnavutköy’den Emirgan’a, kıyı boyunca, mahallenin yerlisinin yanı sıra. Ben yerlisi sayarım kendimi. Teyzem karşı tepesinde, Koru Yolu Sokak’ta oturduğundan değil, dedem Torik Erto, kardeşim Hamsi Mehmet olduğundan değil, sularına, ağaçlarına dair anlatacaklarım asla bitmeyeceğinden değil, korusunun tüm kapılarına hikâyem olduğundan da değil sadece, sayılarla hayat boyu bitmeyecek zorlu muhabbetimin ilk özel dersini de her cumartesi akşamüstü mahalleli bir matematik öğretmeninden, Süha Bey’den, yine mahallenin kahvesinde almış olacak kadar orada büyüdüğüm için belki…

Ben kendimi hep Emirganlı saydım ama aslen oralı değildik. Mehmet’in doğduğu yıl taşındık biz Emirgan’a.

Yani aslında biz yabancıydık…

“Yabancı” serisinin ikinci yazısı burada.