Yaz gelmiş, asfalt eriten sıcaklar kapıya dayanmıştı. Buharlaşmam an meselesiydi. Ama ben hâlâ tatile nereye gideceğime, hararetimi hangi sahil beldesinin buz gibi denizinde söndüreceğime karar verememiştim. Tam o sıralarda yurtdışında yaşayan bir arkadaşım aradı. Beni yaşadığı ülkeye davet ediyordu. Yaşadığı ülkede ilginç gelişmeler oluyormuş ve benim mutlaka bu gelişmeleri yerinde görmem, yakından takip etmem gerekiyormuş.

Arkadaşımın davetine, “Şu an ilginç gelişme melişme kaldıracak halim yok. Biraz tatil yapmak istiyorum bu aralar,” demek isterdim. Ama arkadaşım, konuşmasının sonuna, “Hem aynı zamanda tatil de yapmış olursun burada,” şeklinde bir ekleme yapınca elim kolum bağlanmıştı. Uçsuz bucaksız kumsalları, muhteşem koyları, yemyeşil doğası ve birbirinden güzel tarihi ve kültürel yerleriyle tanınan bir ülkede kim tatil yapmak istemezdi ki? Böyle bir durumda, birazcık ilginç gelişmeye de kim olsa katlanırdı nasıl olsa.

Sabah, ilk uçakla yola çıktığımda aklımda ülkenin uçsuz bucaksız kumsalları, muhteşem koyları, yemyeşil doğası ve birbirinden güzel tarihi ve kültürel yerleri vardı. Ama nedense uçak havada ilerledikçe bunların yerini, “Arkadaşımın telefonda üstünde pek konuşmak istemediği ilginç gelişmeler neler acaba?” sorusu aldı. Huylu huyundan vazgeçmiyordu işte! Arkadaşım da sanırım bu huyumu bildiği için beni davet etti. Ne ilginç gelişmelerle ne de ilginç gelişmeler olmadan yapabiliyordum.

Arkadaşımın yaşadığı ülkede basına yansıdığı kadarıyla uzun zamandır hak, hukuk, adalet gibi kavramlar rafa kaldırılmıştı. Savaşa hayır diyenlere vebalı; demokrasi, insan hakları ve sosyal adalet diyenlere cüzamlı gibi davranılıyordu. Acaba arkadaşım ilginç gelişmeler derken bunları mı kastediyordu?

Soru, uçaktan inerken de kafamdaydı hâlâ. Çünkü düşünüp taşınmama rağmen yanıtını bulamamıştım. Havaalanı çıkışında görevliler herkesin ayak bileğine, kol saatine benzer bir cihaz takıyorlardı. Benim ayak bileğime de taktılar. Tam, bu cihazın ne işe yaradığını soracakken arkadaşım aradı. İnip inmediğimi sordu. Bir saat sonra buluşacağımız yerde olacağını söyledi. Tabii arkadaşımla telefonda konuşurken soru da, cihaz da aklımdan uçup gitti.

Havaalanı önünden bindiğim taksiden kentin merkezi bir yerinde indim. Çünkü arkadaşımla buluşacağım yer, bu noktanın yakınlarındaydı. Ancak buluşmamıza daha zaman vardı. Ben de bu zamanı kahvaltı yaparak değerlendirmek istedim. Bu niyetle karşıma çıkan ilk restoranda uygun bir masaya konumlandım. Sipariş almaya gelen garsona, bir kahvaltı tabağı istediğimi söyledim. Garson siparişi alıp henüz uzaklaşmıştı ki aklıma yumurtayı rafadan sevdiğim geldi. Hemen arkasından seslendim:

“Yumurta da rafadan olsun lütfen!”

Ben kendisinden, “Tabii efendim,” demesini beklerken garson, “Ne diyorsun sen lan?” diye çıkışmasın mı?

İyi de bu kabalığı hak edecek ne demiştim ki garsona? Son derece masumane bir istekte bulunmuştum.

“Affedersin ama bu tavrına bir anlam veremedim. Alt tarafı bir rafadan yumurta istedim,” dedim.

Garson öyle bir bakış fırlatarak uzaklaştı ki neye uğradığımı şaşırdım. Ben bir süre siparişlerimi getirmesi ümidiyle beklerken garson yanında beş-altı kişiyle masama doğru yaklaştı. Restoranın sahibi olduğunu sandığım, huni kafalı kişi, “Rafadan yumurta istemişsiniz öyle mi?” diye sordu.

Ben de, “Evet, öyle, çocukluğumdan beri yumurtayı rafadan severim,” dedim. Ama dememle birlikte yanındaki kişilerle beni derdest edip, “Ulan, sen bizim başımızı belaya mı sokmak istiyorsun hıyar!” diyerek restoran dışına atmaları bir oldu.

Restoranın önündeki atıldığım yerde ne olduğunu anlamaya çalışırken önümden, “Zavallı, hesabı ödeyemedi herhalde,” diye gülüşerek iki kişi geçti gitti.

Birkaç kendini bilmez denyo yüzünden kahvaltıdan vazgeçecek değildim herhalde. Sersem sepelek biraz yürüdükten sonra karşıma çıkan başka bir restorana girdim. Aynı şekilde garsona siparişimi verdim. Tabii rafadan yumurta istemeyi de ihmal etmeden. Ama nedense rafadan yumurta sözünü duyan garson da bir önceki restorandaki garson gibi tepki verdi. Dosdoğru mutfağa gidip elinde ekmek bıçağı olan birkaç kişiyle çıkageldi.

“Yumurtanı rafadan istemişsin öyle mi?” diye sordu sarkık bıyıklı olan biri.

İyice sinirlenmiştim. Alt tarafı rafadan bir yumurta istemiştim. Bu kadar tepki gösterecek ne vardı ki? “Self servis olduğunu bilseydim; istemez, gelir hazırlardım,” dedim.

“Ne diyorsun sen ulan? Ne self servisi? Hem rafadan yumurta söylüyorsun, hem de bizimle dalga geçiyorsun. Atın lan şunu dışarı! Yoksa şimdi bu bıçakla dilim dilim yapacağım dallamayı.”

Diğerleri hemen beni paketleyip dışarı attılar. Tabii, “Sen bizim başımızı derde mi sokacaksın lan hıyar!” demeyi de unutmadan.

Rafadan yumurtanın başlarını nasıl derde sokacağını anlayamamıştım. Konuyla ilgili sorularıma doğru dürüst yanıt da vermiyorlardı. Ama benim de ne olursa olsun kahvaltı yapmam gerekiyordu. Arkadaşımla aç aç görüşmek istemiyordum.

Bu düşüncelerle önüme çıkan başka bir restorana çöktüm. Oradaki genç bir garsona siparişimi verdim. Garson gittikten sonra, “Oh be!” dedim, nihayet rahatlıkla rafadan yumurtalı bir kahvaltı yapabilecektim. Yani yapabileceğimi sandım. Çünkü bu garson da yanında bir kalabalıkla çıktı geldi. Kalabalıktan biri, “Ulan, çocuğun işe daha yeni başlamasını fırsat bilip nasıl rafadan yumurta istersin?” diye kükredi.

Çocuğun işe yeni başlamasıyla benim rafadan yumurta istemem arasında nasıl bir olumsuz bağlantı vardı, anlayamamıştım.

“Ben sadece rafadan yumurta istiyordum. Çocuğun işe yeni başlamasıyla…”

Daha sözümü bitirmemiştim ki, “Sus lan sus! Bir de konuşuyor,” diyerek üstüme yürüdüler. Ardından bunlar da beni daha öncekiler gibi derdest edip sokağa şutladılar. Tabii yine, “Sen bizim başımızı derde mi sokacaksın lan hıyar!” demeyi unutmadan.

Girdiğim üç restoran arasında gizli bir anlaşma vardı sanki, rafadan yumurta istedim diye beni dışarı atma konusunda.

Bu arada zaman daralmıştı. Ve benim bir an önce kahvaltı yapmam gerekiyordu. Ama yeni bir rafadan yumurta krizi yaşamayı göze alamazdım. O zaman başka türlü bir kahvaltı yapmalıydım. Aklıma menemen geldi. Evet, menemenli güzel bir kahvaltı yapabilirdim.

Biraz daha yürüdükten sonra karşıma çıkan küçük bir lokantaya girdim. Garsona, canımın güzel bir menemen çektiğini söyledim. Menemeni güzel yapıp yapamadıklarını sordum. Garson, “Buranın menemeni çok meşhurdur abi,” diye sırıttı.

“Tamam o zaman, bir menemen,” dedim. Garson henüz uzaklaşmıştı ki arkasından seslendim:

“Yalnız içine soğan koymayın. Soğansız istiyorum. Sadece domates, biber ve yumurta yeter.”

Garson küfretsem eminim böyle tepki vermezdi.

“Ne diyorsun lan sen?”

“Hayda! Ne dedim şimdi ben ya?”

“Daha ne diyeceksin lan dingil?”

“Yeter ama!” dedim.

“Sen bekle, şimdi geliyorum,” dedi ve gitti garson. Sonra yanında sekiz-on kişiyle çıkageldi.

“İşte bu!” diyerek beni gösterdi diğerlerine.

“Soğansız menemen isteyen demek sensin,” dedi içlerinden palabıyık olanı.

“Bilseydim bu kadar kızacağınızı, başka bir şey söylerdim beyler,” dedim gülerek.

“Ulan, bir de sırıtıyor yüzsüz!” dedi içlerinden baykuş bakışlı olanı. “Ulan, sen bizim başımızı derde mi sokmak istiyorsun?”

“Atın şu kerkenezi dışarı!” dedi kurbağa gözlü biri.

Her şey otuz saniye içinde oldu bitti. Bir de baktım ki restoranın önünde yerde yatar haldeyim. Neyse ki hesap ödeyemediğimi sanarak halime gülecek birileri yoktu lokantanın önünde, o sırada.

Bu kahvaltı işinden vazgeçmek en iyisiydi galiba. Ya birileri derdest etmekle yetinmeyip öldürmeye kalkarlarsa beni siparişimden dolayı. Bu riski göze alamazdım.

Derken birden aklıma gözleme yeme fikri geldi. Evet, rafadan yumurtalı mükellef bir kahvaltı yapamasam da gözlemeyle idare edebilirdim. Bir kez daha riske girsem bir şey olmazdı. Hem bu kez ne rafadan yumurta ne de soğansız menemen isteyecektim. Bu düşünceyle yolumun üstündeki ilk cafe-restorana daldım. Garsona, gözleme yapıp yapmadıklarını sordum.

“Yapmaz mıyız beyefendi? Bu bölgenin en iyi gözlemelerini biz yapıyoruz,” dedi.

“İyi, o zaman bir tane peynirli gözleme istiyorum.”

“Ne istiyorsun, ne istiyorsun?” diye sordu kızgınlıkla.

Neden kızdığını anlamamıştım.

“Bölgenin en iyi gözlemeleri, dediniz ya. Ben de bölgenin en iyi peynirli gözlemesinden istiyorum.”

Ters ters bakıp uzaklaştı. Deneyimli olduğum için yanında beş-on kişiyle dönmesini beklemeden yerimden kalkıp çıkış kapısına doğru yöneldim.

“İşte şurada, kaçıyor şerefsiz!” diye bir ses duydum arkamdan.

Peşinden başka sesler de geldi.

“Yakalayın şunu!”

“Terbiyesiz herif!”

“Peynirli gözlemeymiş… Sen o peynirli gözlemeyi al da…”

“Ulan, sen bizim başımızı belaya mı sokmak istiyorsun?”

Kendimi cafe-restoranın dışına zor atmıştım. Ama yeterli değildi. Hemen uzaklaşmalıydım. Neredeyse adamlar dibimde bitti bitecekti. Yardımıma o sırada sokaktan geçen bir taksi yetişti. Taksi hareket ettikten sonra oturduğum arka koltuktan geriye baktığımda, adamların bazılarının arkamdan, ortaparmak işareti, bazılarının da başparmağın, işaretparmağı ile ortaparmak arasına sokulmasıyla oluşturulan işareti yaptıklarını gördüm.

Öykünün devamı burada.