Neresinden başlasam ki? Yabancı olduğumu kabullenmem gerek belki. “Ecnebi” değil. “Gâvur” hiç, sadece “Yabancı”. Yok olan bir türün numunelik örneği. Diasporasız, cemaatsiz bir azınlık…

Yaş aldıkça deli saçması geldi gizlenmek ama hatırlıyorum o zamanı. Dahil olmak, benzer olmak için debelendiğin; hani, mahallede saklambaç oynayabilmek için, kano denize indirilirken unutmasınlar, çağırsınlar diye kendini herkes gibi kıldığın yıllar. Neden, “Nasıl saftık…” der insanlar özlemle, anlamam. Zira hiç aynı fikirde değilim. Çocukluk, zalim bir dönem. Farkını gizlediğin, vasatı benimsediğin ve hatta azıcık farklı olanı dışlamasan bile dışlayana tık etmeden yüreğin, göz yumduğun…

Gençlik değil konuştuğumuz…

Kaçımız genç olduk, hani sahi delikanlı olmaktan bahsediyorum ve çıktık; kaçımız açık ettik harbiden rengimizi, kim olduğumuzu, o ayrı bir hesabın konusu ama herkes çocukken gizlenir. Ben de gizlendim. “Sessiz bir çocuktun sen,” diye hatırlayan bir büyüğüm var, şimdi bu kadar çok ve yüksek sesten konuşmama referansla. “Şaşkın,” diyorum ona. Hadi ben gizlendim de sen nasıl görmedin ki? Ben ne kadar uyumlu ve sessiz olmayı denediysem de her dahil olduğum oyunda, her beraber tırmanılan duvarın üzerinde ya da annelerin, anneannelerin semaverler dolusu çay içtiği denizin kıyısında; hep hatırlatıldı bana gizlenemeyeceğim zira. Hemen her seferinde sanki ilk kez görüyorlarmışçasına, “Ne güzel Türkçe konuşuyorsun, nereden öğrendin?” diye sormayı asla ihmal etmedi yediden yetmiş yediye tüm mahallelim. Her seferinde de merakla beklediler bir cevap.

İnsan kendini tanımadan önce başkalarının onu nasıl gördüğünü biliyor. Ben de böyle bildim ilk kendimi. Buralı olsam da onlardan olmadığımı. Verecek bir cevap da bulamayacağımı.

F​otoğraf: Şafak Taner

“Buralıyım” demeye dilim varmazken…

Diyeyim bir asır, siz deyin 20-30 yıl sonra, bu kez asıl yerlisi gâvur ama kovalanmış, sokaklarını şimdi çok sayıda yersizin işgal ettiği, hâlâ kapısı olan apartmanlarına da sanatçı ve ecnebilerin talip olduğu bir mahallede tabelasız bir kafe açtım. Cahil cesareti… Dünyalar güzeli sokakları ıssız, dar fasadları (cephe) artık pis, terk edilmiş kere pis merdivenleri ve kimisi demirle mühürlenmiş kapılarıyla şehrin pek çok yerinden farklı, düşmüş, düşkün Asmalımescit’in o yıllarında komşularım uyandıkça katbekat battaniyelerin altından sayısız çıkan tiner müptelası bebeler ve ağır bir küf ve çöp kokusunun hâkim olduğu karanlık girişlerinde oynayan diğerleriydi. Kendimi evde hissettiğim az yerden biri oldu burası. Aynı hafta üçüncü gelişiyle ilgimi çeken, aksanı koyu ve cüssesi benim ötemde bir adam takım elbisenin içerisinde ve kendini zar zor sığdırdığı iskemleden alçak sesle sorana kadar hiç değilse. “Nereden öğrendin Türkçeyi?” Yakasındaki milliyetçi muhafazakâr siyasi parti rozeti parladı gözümde, “Nasıl yani?” diye sorarken. “Nerelisin?” diye ısrar etti. Sormadım ona, “Ya sen?” diye. Burayı burası yapanların yokluğunda, “Buralıyım,” demeye de dilim varmadı. Buluştuğumuz mahallenin tarihi, koluma kanadıma ağırlık, aksan farkının onu ezdiğiyse aşikâr, çıktı gitti. Emirgan’da bile değildik artık zati, Tünel’in dönüşümünün hemen öncesiydi.

F​otoğraf: Özer Akdemir (Twitter aracılığıyla)

Hiçbirini söyleyemedim

​​Çocukluğumun üzerinden iki asır, Müeyyet Sokak’ın üzerinden de kim bilir kaç dönem, bilmem kaç ihtimal geçtikten sonra… Yedikule Bostanlarında barakaların yıkılmasına tanıklık eder ve itirazımı bildiğim tek usul, yine zarafetle takip ederek, ısrarla sorarak hukukunu ve herkesle paylaşmak üzere süreci kaydederek yerine getirdiğim bir kış günü; deri ceketinin içine giydiği koyu renkli dik yaka kazağıyla pek bir Doğu Bloku sivil polisi tipli ve yine dev cüsseli bir görevli ve yine benzer bir merakla suratında ama bu kez keskin bir otorite ve hatta belki biraz da öfkeyle gözlerinde, telefonunu doğrultup benim fotoğrafımı çekti. Gülümsedim. Fotoğrafımı çekmesine izin verdim.

Akabinde dönüp yüzünü benden, yürüyüp gitmesine de aldırmadım; koştum yanına, adımlarımız bir diğer baraka yıkımına doğru, “Kimsiniz? dedim. Yüzünü çevirdi benden gene, söylenircesine. Israr ettim, komik beyaz kabanım ve ben, yıkım dökümün göbeğinde, bostanlarda. Kimlik görmek istedim. Belli belirsiz bir küfürle ancak öteye bakarak hâlâ, hızını artırdı. İnat ettim. “Polis misin, kimliğini görmek hakkım,” diye seslendim, az gerisinden artık. Döndü. “Sen Türk müsün ki?” diye kendince çarptı cevabını ve ardından emin ki -değilim-, yürüdü gitti. Diyeceklerim kabardı, dağ oldu. Hiçbirini söyleyemedim.

Aksanım yüzüme vurmuş herhalde, dedim. Ben onu tanımasam da o beni bildi. Adımı söyledi. Başkaları da bilsin diye fotoğrafımı kaydetti.

Fotoğraf: Slow Food Türkiye, Fikir Sahibi Damaklar (Twitter aracılığıyla)

​Neresinden başlasam ki…

Bu olaydan siz deyin 1 yıl, ben ısrar edeyim 6 ay diye ama çok değil, az bir zaman sonra; İsmail Paşa Bostanı’na kurulan şantiyenin kalkması için taşın kıyısına oturmuş, üçüncü gün artık, nöbet tutarken kaçınılmaz muhatap şantiye şefiyle tuhaf başlayan tanışıklığımız bir hukuka oturmuş ki, çay içer buldum kendimi. Belediyenin değil Anakent’in sözünün geçeceği kesin; zabıtaların değil, artık İBB’den imzalı bir iş emrinin gelmesi bekleniyor ve biz sohbet ediyoruz. Tam çayımızı yudumlayacağız, telefonu çaldı. Kalktı, az uzaklaşıp konuştu. Geldi geri, oturdu.

Laf lafı açarcasına sordu, “Nerelisin?” Onun buralı olmadığının mahcubiyeti beni sardı, belki biraz da benim Yedikuleli olmamanın. Genelden verdim cevabı; “İstanbulluyum,” dedim. “Öncesi?” dedi, “Buralıyım, Emirganlı.” “Daha, daha önce?” dedi. “Dahası yok işte, ben buralıyım, bu şehirdenim. Babamın kütük, Üsküdar. Anneminki Sarıyer. Kocamın kütüğüne geldim evlenince ama o da zaten Arnavutköy, Beşiktaş,” dedim. “Yok,” dedi, “Az önce konuşurken zabıtalar sordular da, ‘Yabancı kadın orada mı?’ diye. Sahiden çok güzel Türkçen var! Nereden öğrendin?”
Mahcup hissettim. Neresinden başlasam ki, bilemedim. Yabancı olduğumu kabullenmem gerek belki.

Sadece yabancı

Aksandan yöre tanımak, cinsel yönelimden etiket yapıştırmak, büyüdüğüm evde büyük ayıptı. Aksan dahi taklit edilmezdi fıkra anlatırken. Pek mi tutukmuşuz ne, ama öyleydi. Bana sorulduğunda hep mahcup oluşum bundan belki. Buralıyım derken sesimin yüksek çıkması çok yeni. Ve şimdi şimdi anlıyorum, belki diyorum bu nedenledir herkesin aksanlı konuşma taklidi yapması, yapabilenin alkışlanması. Yolu bir biçim İstanbul’a düşmüş Şikagolu gencin ilk iş argo öğrenmesi ve dilin ilk eyvallahını sergilemesi de bu yüzden belki… Benimse hep aksansızlığım ele verdi menşeimi.

“Ecnebi” değil. “Gâvur” hiç, sadece “Yabancı”. Yok olan bir türün numunelik örneği. Diasporasız, cemaatsiz bir azınlık…

“Yabancı” serisinin ilk yazısı burada.