Yeter artık!

Şu boruları düzgün birleştirin. Boruların içinde börtü böceğin suya değmeden yürüyebileceği daha dar başka borular olsun. Bir yerden başka bir yere doğru giden suyun bir kısmı niçin bazı çatlaklardan sızmak zorunda kalıyor hep? Yani bütün çatlakları tığ işi renkli banyo lifleri ile sarmalayamazsınız ki… İp çürür. Kokar. Güzelliğinden eser kalmaz. Hep bir kusuru gülünç bir biçimde örtbas etme hali. Hep bir aman kimse görmesin, sakın kimse anlamasıncılık. Sorun çözülmeyebilir ama görünmesin. Hayalcilik.

Tuttuğumuz her şey elimizde kalıyor. Sadece bugün elimde kalanlardan bahsedeyim. Duşun soğuk su çeşmesi, klimanın su hortumu, anahtarın kilidin dışında kalan kısmı ve konserveyi açmaya yarayan tutamak. Tutamak elimde kaldı. Bıçak alıp davrandım, bıçağın ucu salçanın içine doğru kırıldı, kaçtı. Bıçağı da konserveyi de attım. Tutamağı sakladım, bu işe yaramadı ya belki başka bir işe yarar. Kırılan anahtar için çilingir geldi. Adam mutlu tabii, iş olsun. Klimanın su hortumu çürümüş ayrılmış, suya dayanıklı bant ile tutturdum. Deli bağlar gibi bağladım ya, bakalım… Soğuk su çeşmesini ise öylece​ soktum. Sanırım bir süre böyle idare edilecek. Aslı buymuş gibi davranmakta fayda var. Zor olsun da aksın kafası işte. Bütün bu fasa fiso ve gündelik dertlerden sonra asıl dert şu ki:

Hayat, her gün bir öncekinden daha kasvetli. Bu kasvetin en büyük sebebi de şu: Açlıktan anladığımız şey bu kadar farklı olmak zorunda mı?

Bu kadar kanırta kanırta akarken zaman, adalet yerini hoyrat bir canın nasıl isterse’ye bırakmışken üstelik… Bir aşağı bir yukarı yürüyoruz. Hep köşeyi döndüğümde yalnızlık duygumun daha da arttığını hissediyorum. Geçen günler yelpaze gibi açılıyor ve her bir kat arasına bugüne dair bir şeyleri alarak yeniden kapanıyor. Kendini belirli aralıklarla tekrarlayan bu hareketle bazı günlerde sıkışıyorum. Bazı günler ile kuruyor, dökülüyorum. İçinden sağlam çıkamadığım günler bunlar. Yaz, yaz değil. Uzunca bir süredir nüfusa, kıyım ile müdahale ediliyor. Saldırı her türlü. Zehir, silah, tekme ve psikolojik baskı. Durum körü körüne… İntihar var, grev var, sonucunda ölüm var. Ölümlerin gölgesi altında sürüyor hayatlarımız. İstemiyorum!

Dün kışlıklar için hazırlıklara başladım. İstanbul’da domatese bibere hasret geçen kış ile yarışabilirim bu sezon. Lakin emin değilim, işime yarayacak mı? Sanki yarın gün içinde gözaltına alınabilirim gibi geliyor, o kadar çok sebep var ki… Balkondaki çiçekleri sularken alt katın camlarına biraz su sıçrattım, bir de bugün topluluk içinde osuruğumu tutamadığım bir an oldu, biri fark ettiyse, yandım.

Üstelik bütün bunlar yetmiyormuş gibi her zaman evde giydiğim terliklerle dün sahile inmişim utanmadan. Eğer menemenlikleri, domatesleri, turşuları sofra kurup yemek nasip olmazsa önce davranan bize uğrayıp alabilir, anahtar paspasın altında. Şimdi paspas yok ama yarın bir tane alacağım, domateslerin hatırına. Her şey nasıl bu kadar birbirine girebilir!

Ters duran kavanozlara bakıp Nuriye ve Semih’i düşünüyorum. Çok zaman önce, durun artık, denmesi gereken açlık grevlerini ve işlerine iade edildikleri mutlu sonu düşünüyorum. Buradan böyle ölüme çıkılacak. Ve bu uğurda ölmüş olmak hiçbir işe yaramayacak. Aklımıza kazınan fotoğraflar… Bizlerin. Sen ve ben yani. Bazısı için hiç bir anlamı yok.

Sandalye, sandalye değil “masa” demek. Taciz, “İyi ki doğdun canım, çok mutlu yaşa.” Okumak, aman düşmanıma bile gösterme. İnsan, zavallı şey. Adalet, gıdıkla da gülelim. Alışıyoruz… Ben de kavanozları kırdım doğradım da domateslere doldurdum. Sonra vakumları kapakladım. Kazanı açtım, tüp kaynadı. Salıncağı oturttum çocuğa, sonra da biber biber salladım. Artık kışa hazırım. Kış gelirse yahut biz kışa girebilirsek afiyetle yiyeceğiz.

Kazan kaynarken etrafa sıçrayan sıcak zerreler sadece bazılarımıza isabet ediyor. Bazıları yağmur çiseliyor sanıyor bazıları, göz göre göre… Bazılarının zaten gözü görmüyor. Ölmelerini istemiyorum. İstemiyorum! Bir yolu olmalı… Elden bu şekilde bir şey gelmedi, gelmiyor. Temmuz ortası kadar değer verilmiyor, verilmeyecek.Herkes sadece kendi önüne bakıyor. Azıcık aşım, ağrısız başım. Peh!

Huzur yok. Hava ağır. Kirli, çapaklı sesler içinde yaşamaya çalışıyoruz, filtre yok. Toplumsal bir cızırtı, karıncalanma evresi. Tek kanal. Tek yol?

Tiiiiiiiiiiiiiiiii…