Yaz yazısı yazacağım, kötü şeyler de var olmaya devam edecek iyi şeyler de; yaz yazısı yazacağım hafif ve mutlu.

Ne zamandır bir türlü yazamıyorum. “Yazar”ın yazamaması yazmasından meşhurdur; yazmaya niyetlenince aklıma üşüşenleri kenara atıp yazacağım. İmbatı, domates kokusunu, deniz tuzunu ve saçlarımıza yaptıkları güzellikleri, sıcak bezgini huzurlu tembellikleri, kaçamakları, küçük tatilleri, ölmez ağaçları, büyüdüğüm taşrayı…

– Ya Zeyno, bırak Allahını seversen, manyak mısın kızım? Tatile gelmişsin, ne kurcalıyorsun orayı burayı?

– Ya ben bir şey yapmıyorum, malak gibi yatıyorum, n’apıyorum ki ben şimdi?

– Ne bileyim kızım, surat bir karış bir düşünmeler, yazma çabaları bir haller…

– Yalnız bir daha söylemek istemiyorum, şu “kızım”dan hoşlanmıyorum hiç. Demesene şöyle!

– Allah Allaah, e Zeyno dedirtiyorsun hepimize, mahlas ayağına, adın bile değil, adın mı?

– Karıştırma şimdi onu. Sus. Adım. Göbek adım. Sana ne be! Rezil ediyorsun beni elâleme ya!

Neyse, ne diyordum, büyüdüğüm taşrayı, olduğum taşralıyı… Dikili bir ağacı olmanın, ama gerçekten sadece bir dikili ağacı olmanın hissini (Canım Hıdır). O zeytin ağacının fidanını öpe koklaya diktiğinin anısı dün gibi yanı başındayken, onun meyvesinden kırma zeytin yemenin tadını.

İstanbul’dan koşa koşa yavaşlamaya gelmenin acınası saçmalığı bir yana, güzelliği bir yana. Ama en şaşırtanı, bugün böyle bir yazı yazmak. Yani diğer tarafından bakanı olmak işin, bir nevi büyükşehirli dertlerinden yakınmak. Şehirde şehirli olamadığın halde! Günler geçmeden nerede olduğunu anlamanın, tanımanın imkânı yok ama bir duruldu mu… Eğer durulursa, iç sesler susarsa, yarımlar eksikler akla üşüşmezse, yapılacaklar dürtmezse…

– Yazacaksın madem, güzel bir şey yazsana.

– E, güzel değil mi şimdi bu?

– Değil. Güzelmiş, neşeliymiş gibi yapıyorsun araya sokuşturuyorsun.

– İyi de n’apalım yani? Hepsi bir bütün.

– Hadi oradan be! Ben bilmiyor muyum ne kadar zorlandın, iyi güzel şeyler yazacağım diye. İçin ölmüş kızım senin.

– Bak yine!

– Tamam tamam. Yaz sen.

– Tam da bunu yazıyorum ya işte. Bi’ sussana!

– İyi, sustum.

Metropolde yavaş, taşrada hızlı; bir geçiş formu olarak varlığına devam etmek…

– Ya yok, dayanamıyorum ya! Ne güzel deniz, kum, güneş gidiyordun, yine başladın “şuram ağrıyo, buram ağrıyo.”

– Ne abartıyorsun sen de be! Bir değinip geçeceğim.

– Değinme arkadaş. Değinme. Bulaşıp kalıyor üstüne. Çıkmıyor lekesi. Ben senin varoluş derdinle mi uğraşayım her tatil? Ha?

– Varoluş derdi değil ya bu.

– Ya ne?

– Yani, o da vardır içinde herhalde de…

– Tabii o olmazsa olmaz. Ee?

– Ya ne bileyim, ülke de bombok. Dünya bok. İnsanlar ölüyor, öldürülüyor. Göz göre göre cehennem gibi bir politikanın ortasında, hiç değer görmeyen işler yapmaya çalışıyoruz falan. Yani yaşamaya değsin, gülüp eğlenelim diye yola çıkıyoruz ama kolay olmuyor hemen silkelenmek.

– Ayh! Şimdi üstümü başımı yırtacağım. Canımın içi Zeynom, güzelim benim, haklısın da sen hep böyle değil miydin yavrum?

– Bilmem, böyle miydim?

– He.

– Valla mı?

– Eh, yakın gibi yani.

– Sahi, ama hep kötü zamanlara denk geldik b..

– Bırak Allah aşkına, çok da haberin vardı, bir bok bilmezken de melankoliktin sen.

– Melankolik değilim ulan ben! Kategorize edip durmasana beni.

– Dua et, ben sana karamsar, hımbıl falan demeyeyim diye onu dedim. A ah, beğenmedi bir de!

– Tamam, yazmıyorum.

– İyi, yazma.

– Yazmıyorum.

– …

– Ayrıca o zaman da algılıyordum neler döndüğünü. Kimse bir çocuk kadar net göremez dünyayı.

– …

– Ya gülmesene. Ne var kırk yılda bir, bir genelleme yaptıysam.

– Kırk yılda bir mi?

– Yaa, tamam bırak, yazmıyorum!

– Ben sana yazma mı dedim?

– E, dedin ya az önce.

– Hayır yani, üf, onu mu kastettim ben Zeynep?

– Neyse ya, şu an konuşmak istemiyorum. Vazgeçtim yazmaktan. Hevesim kaçtı.

– Bunu mu göndereceksin dergiye?

– Evet, bunu göndereceğim, sen de mutlu ol işte.

– Yahu bunun nesine mutlu olayım ben, hiç gönderme daha iyi. Gırtlağına basan mı var yazı diye?

– Hayır, göndereceğim. Herkes görsün benimle nasıl uğraştığını!

– İyi, gönder. Benden de selam söyle.

– Tamam.

– Tatil yazısı, yaz yazısı da şöyle yazılır: Of su çok iyi, ay esmiyor, nem fena, canım Ege-Akdeniz falan, kıçım İstanbul vesaire, yemekler, gezmeler, kum, güneş ,eş, dost, akraba, yeni bir şeyler, eski bir şeyler, yatmak, uyumak, sevişmek, yorulmak, dinlenmek, amin.

– Şirinlik mi yapıyorsun şimdi?

– Yok be.

– …

– Şşşt… Gönderme bunu.

– …

Not: İç sıkıntımın size selamı var. Gözlerinizden öperiz.

2017 Temmuz Ayvalık-Marmaris
Görsel: Picasso, ” Two women running on the beach”