Bir zamanların kudretli partisinden, “Partimizin otuz üçüncü kuruluş yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde, parti merkez binamızın ön dış cephesine yapılan dev rölyef heykelin açılışında sizleri de aramızda görmekten büyük bir kıvanç duyarız” şeklinde bir davetiye alınca doğrusu çok şaşırdım…

Şaşırdım, çünkü ben dünya görüşü bu parti ile taban tabana zıt biriydim. Ayrıca bu parti iktidarda olduğu dönemde o zamanki liderinin öncülüğünde yaptığı heykel kıyımları ile bilinen bir partiydi. O dönemde uyguladıkları vandal politikalar sonucu ülkede sağlam bir heykel bırakmamışlardı neredeyse. Öyle ki kedi, köpek, kaplumbağa, yunus heykelleri gibi heykeller bile bu vandalizmden payına düşeni almıştı. Dolayısıyla böyle bir partinin heykel açılışı yapacağını duyan kim olsa şaşırırdı herhalde; hem de kendi binasında!

Belki de bir yanlışlık vardı ortada ya da birileri benimle kafa buluyorlardı. Bir çırpıda partinin halkla ilişkiler başkanlığını aradım. Ulaştığım yetkili beni bir hayli şaşırtan bir açıklama yaptı:

“Sizi anlıyorum beyefendi ama onursal liderimiz, sizin gelmenizi özellikle rica etti. ‘Gelmezse darılırım,’ dedi.”

“Gelmezse darılırım,” demişmiş. Yüzsüz adama bak ya! Sanki kırk yıllık dostum. Sanki onun hakkında olumsuz yirmi yazı yazan, bir belgesel çeken kişi ben değilim.

“Bu açılış size kendimizi anlatmamız için bir fırsat olacak,” diye devam etti yetkili. “Zaten onursal liderimiz de, ‘Bu dev rölyef, hakkımdaki heykel düşmanı, vandal iddialarına bir yanıt olacak. Hakkımdaki gerçekler yıllar sonra da olsa bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak,’ dedi.”

Yetkiliyle görüştükten sonra ne yapacağıma bir süre karar veremedim. İçimde bir kuşku vardı. Bir bit yeniği vardı bu işte. Kuşkumu gidermenin tek yolu ise istenen saatte parti binasının önünde hazır olmaktı. Ben de öyle yaptım zaten.

Parti binasının ön cephesini kaplayan dev rölyefin üstü bir örtüyle kapatılmıştı. Bina önünde yetkililer beklerken, toplanan partililer ve seçmenler de çeşitli tahminlerde bulunuyorlardı dev rölyefin içeriğine ilişkin.

“Bence partimizin onursal lideri öncülüğünde, ülkemizi işgale kalkışan uzaylılara karşı aslanca çarpışmalarımızı konu alan bir rölyef.”

“Bence bu, onursal liderimizin çapkınlıklarını anlatan bir rölyef.”

“Bence liderimizin altına işediği günleri gösteren bir rölyef.”

Yapılan diğer yorumların da bunlardan bir farkı yoktu. Hiçbir yorum beni tatmin etmemişti. Başka bir şey olmalıydı bu dev rölyefte. Boşuna çağrılmamıştım herhalde. Beni de ilgilendiren bir şey olmalıydı. Mutlaka öğrenmeliydim. O sırada burnuma bir pipo kokusu geldi. Kafamı çevirdiğimde, biraz ileride pipo içen, topsakallı, saçlarını atkuyruğu şeklinde bağlamış birini gördüm. Yanında sarışın bir kadın vardı, sohbet ediyorlardı.

“Tamam işte, bu olmalı soruma doğru yanıtı verecek kişi,” dedim. Çünkü tahminime göre ya heykeltıraş ya ressam ya da mimardı bu kişi. Hani topsakallı, pipolu, saçları atkuyruğu gibi bağlı ya, işte o yüzden bende böyle bir kanaat oluştu. Belki de bu rölyefi yapan kişiydi o. Vakit geçirmeden yanına yaklaşıp kadından izin isteyerek sordum:

“Affedersiniz… Sizin bu rölyefin, ne olduğuna ilişkin bir bilginiz var mı acaba?”

“Hayır,” dedi adam. “Ama tahminime göre bu fon-figüratif bir hü heykel.”

Anlamamıştım.

“Fon-figüratif?”

“Evet, evet fon-figüratif! Fon-figüratif bir hü heykel!” dedi kendinden gayet emin bir şekilde.

Ben ise yine anlamamıştım.

“Hü mü?”

“Evet, hani çıplak oluyor ya, ondan.”

Mal mal baktım.

O ise piposunu tüttürerek devam etti:

“Bu tür heykelleri örtünün üstünden bile tanıyabilirim. Çünkü eğitimimi dünyanın sayılı güzel sanat üniversitelerinden birinin heykel bölümünde yaptım.”

“Anladım,” dedim, bozuntuya vermeden. Fon-figüratif derken kastettiği, non-figüratif olmalıydı. Hü derken kastettiği de nü olsa gerekti. İyi ama hem non-figüratif hem de nü nasıl olacaktı ki? Hem non-figüratifle nü’nün ne işi vardı parti binasının dış cephesinde?

“Palavracı, özenti cahil,” diye söylendim kendi kendime. O sırada partinin onursal lideri göründü kapıda. Kalabalıktan alkış yağdı adeta. Onursal lider rölyefin önüne gelince durdu. Alanda toplanan kalabalığı gözleriyle bir taradıktan sonra konuşmaya başladı:

“Değerli yurttaşlar! Benim hakkımda heykel düşmanı dendiğini, vandal dendiğini biliyorsunuz yıllardır. Oysa bu iddialar gerçek değil. Hakkımdaki gerçek yıllar sonra da olsa, birazdan bu rölyefin üstündeki örtüyü kaldırdığımda bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.”

O sırada topsakallı, pipolu, atkuyruklu adam sevinerek bana döndü ve zafer kazanmış bir edayla, “Bak, ‘bütün çıplaklığıyla’ dedi, ben demiştim değil mi, fon-figüratif hü heykel diye, yani çıplak diye,” dedi.

Ben ise sinirden dişlerimi sıktım.

Bu sırada onursal lider, “Ve örtüyü kaldırıyorum huzurlarınızda!” diyerek elindeki aletin tuşuna bastı. Örtü yavaş yavaş kalktı. Bir süre sonra dev rölyef tamamen ortaya çıktı. Görüntü inanılmazdı. Çünkü bir heykel katliamının görüntüsüydü.

Onursal lider tekrar konuşmaya başladı:

“Değerli yurttaşlar, eminim şimdi hepiniz merak ediyorsunuzdur bu rölyefteki şekillerin ne anlama geldiğini… Anlatayım…”

Rölyefin bir bölümünü işaret etti eliyle.

“Şu görmüş olduğunuz atın üstündeki eli baltalı adam, benim. Şu da benim baltayla parçalamaya çalıştığım, bir kadınla bir erkeğin el ele tutuştuğu heykel, yani özgürlük heykeli. Neymiş, bu heykel ülkedeki özgürlükleri simgeliyormuş…”

Durdu. Gözleriyle kalabalığı taradı. Sonra eliyle rölyefin başka bir bölümünü işaret etti.

“Şuradaki eli balyozlu adam da benim tabii ki. Elimdeki balyozla kırmaya çalıştığımsa yani şu farklı ırktan ve görüşten insanların el ele tutuştuğu heykel, yani demokrasi heykeli. Neymiş, demokrasi ekmek kadar su kadar ihtiyaçmış. Bu heykel onu sembolize ediyormuş…”

Durdu. Sırıttı. Kalabalığı süzdü. Sonra rölyefin başka bir bölümünü gösterdi eliyle.

“İşte şuradaki eli testereli adam da benim. Tabii ne yapıyorum burada? İnsan hakları heykelini buduyorum. Neymiş, insan hakları olmazsa olmazmış. Bu heykel onun simgesiymiş…”

Tekrar durdu. Bir kahkaha patlattı. Sonra yine rölyefe döndü.

“İşte şurada da gördüğünüz gibi elimdeki satırla barış heykelini lime lime ediyorum. Neymiş, insanlık savaşlardan çok çekmişmiş. Bu heykel barışa olan ihtiyacı ifade ediyormuş… Ya şu, ya şuna ne demeli? Neymiş, adalet herkese lazımmış. Ne yapıyorum ben burada görmüş olduğunuz gibi elimdeki keserle değerli yurttaşlar? Adalet heykelini parça parça ediyorum. Ağaçtan yapıldığı için kolay parçalanıyor…”

Durdu. Tekrar kalabalığı süzdü. Yine sırıttı.

“Nasıl güzel bir rölyef olmuş, değil mi?”

Kalabalıktan biri ses verdi.

“Evet, size de böyle bir rölyef yakışırdı.”

Derken alkışlar yükseldi. Sonra lider memnun bir şekilde konuşmasına devam etti.

“Heykeltıraşımızı kutlamak lazım. Ellerine sağlık. Tabii benim de. Ben bu kahramanlıkları yapmasaydım, heykeltıraşımız da bu şekilleri böyle kabartamazdı.”

O sırada beni fark etti kalabalığın içinde. Pis pis sırıttı.

Bana bakarak, “Bir de beni vandallıkla suçluyorlar. Hatta bu konuda bir belgesel bile yapma cüretinde bulundular,” diye konuştu. Sonra da, “Öyle değil mi beyefendi?” diye sordu gözlerini gözlerime dikerek.

Şimdi anlaşılmıştı beni buraya neden çağırdığı. Aklı sıra beni herkesin önünde rezil edecekti. Ama ben de altında kalamazdım. Çünkü yüz kızartıcı bir şey yapmamıştım ki bir vandalla ilgili belgesel yaparak.

Belgesel için görüştüğüm bir arkadaşının anlattığına göre, çocukken dahil oldukları bir çetede görev dağılımı yapmışlar aralarında. Bazıları sapanla kuş avına çıkacak, bazıları da kedilerin kuyruğuna teneke bağlayacakmış. Buna düşen görev ise SİT alanlarında bulduğu heykellerin burunlarını kırmak, gözlerini oymak, yetmezse kafasını koparmakmış. Yaptığım belgeselle bu liderin heykel düşmanlığının kökeninin çocukluk günlerine dayandığını ortaya çıkarmıştım.

Sorusuna soruyla karşılık verdim.

“Peki, içinizde ukde kalan, yapmadığınız bir vandallık… Şeyy… Yani yapamadığınız bir icraat kaldı mı acaba?”

Önce bir duraksadı. Bir süre düşündü ve nihayet yanıt verdi.

“Kaldı tabii ki.”

“Nedir peki?”

“Hani şu, umut heykeli var ya, insanlığın güzel, adil, eşit ve özgür günlere olan umudunu simgeleyen.”

“Evet?”

“İşte onu paramparça etmeye siyasi ömrüm yetmedi. İçimde ukde olarak kaldı. Çocukluk hayalimdi. Palayla onu paramparça etmeyi planladığım sırada yapılan seçimleri kaybettik.”

Dokunsam ağlayacaktı sanki.

“İyi… İyi olmuş,” dedim. “İyi ki kaybetmişsiniz seçimleri.”

Şaşırmıştı. Herhalde böyle bir tepki beklemiyordu. “Neden?” diye sordu.

Yanıtım çok net ve sert oldu.

“Neden olacak, bu sayede büyük bir felaketten kurtulmuşuz. Çünkü elimizde kala kala sağlam bir o kaldı: Umut heykeli!”