Hayatımız boyunca sözler veririz. Tutarız, tutmayız… Kime ne ama sizlere verdiğim bir sözü tutmanın vakti geldi artık. Olağanüstü Küçük Bebek Yokuşu yazımla karşınızdayım. Hem de en az iki bölüm birden…

Aylar önce Küçük Bebek Yokuşu’nu koşmakla ilgili bir yazı yazacağımı duyurmuş ancak yazmamıştım. Aynı şekilde; Gökçeada’da 21k koşacağımı da haftalar boyunca yazıp durmuş, antrenman yazılarımla sizlerin ömürlerinden çalmıştım. Gökçeada’yı koşmadığımı hemen buraya not düşeyim ama fark etmez. Sigarayı bırakacağım konusunda oğluma, daha fazla sebze yiyeceğim üzerine kendime, e-kitap okuyucusu olacağım hakkında da sevgilime sözlerim var. Tutarım, tutmam. Kime ne… Hayat bu değil mi zaten: Tutulmamış sözler toplamı…

Ama sizlere, sevgili okuyucularıma verdiğim bir sözü artık tutmanın vakti geldi. İşte, merakla beklenen, aşırı derecede heyecanlı, olağanüstü Bebek Yokuşu yazım. Hem de iki bölüm (Çünkü iki rota var. Hatta üç bölüm de olabilir. Bir rota daha aklıma geldi. Neyse.)

Ben atlet değilim. Hayatımı koşarak kazanmıyorum. Koşmamak için sürekli bahane arar ve bulurum. Sigara içiyorum. Rakı severim. Haftanın beş günü çalışıyorum. Göbekliyim. Kelim. Instagram hesabım muhteşem koşu fotoğraflarıyla dolu değil. Son teknoloji ürünü ayakkabılar, teri elektrik enerjisine dönüştüren özel trikolar (kabul edin, efsane espri yaptım burada), burun bantları, dizlik, bileklik, Apple Watch, Beats Kulaklık filan kullanmıyorum. Zaten anlamı da yok. Alt tarafı koşacaksın. Bir ayakkabı, bir tişört yeterli. Koşu öncesinde de, sonrasında da esneme hareketleri yapmam. Öncesinde üşenirim, sonrasındaysa esneme yapamayacak kadar yorgun olurum çünkü. Kısacası, o bilindik koşucu tiplerden değilim. Yapabilsem, ağzımda sigarayla koşacağım.

Ama yokuş koşmayı severim.

Can düşmanım Küçük Bebek Yokuşu’nu anlatmadan önce, yokuş koşmanın faydalarını sıralamak isterim (Google’a girerseniz siz de hemen bulursunuz ama sanki bu yazıda lazımmış bu sıralamayı yapmak diye düşündüm ve sizleri 3 saniyelik bir zahmetten daha kurtardım.) Tek uyarım: Bunların bilimsel olup olmadığı konusunda hiçbir fikrim yok.

Başlıyoruz:

1) Yokuş yukarı koşmak daha fazla kalori yakmanızı sağlar

Yokuş koşmak, salonda koşu bandında yalan dolan yerinde saymaktan ya da sahilde dümdüz koşmaktan daha yorucu olabilir ama sporun kilo vermeye yardımcı olduğuna inanan zavallıların hoşuna gitsin diye söylüyorum: Yorucu ama daha fazla kalori yakarsınız. Ve eminim hepimiz Jennifer Aniston gibi olmak istiyoruz.

2) Shin Splints olmuyorsunuz

Bunun Türkçesini bulamadım valla, idare edin ama kavalkemiği ağrısı gibi bir şey anlamına geliyor sanırım. Sert zeminde düz koşarken kavalkemiği ağrır ya bazen; yokuş koşarken hareketin doğası gereği bu kemiğe daha az yükleniyoruz ama sonuçta onun yerine başka yerler ağrıyor. Olsun…

3) Dayanıklılığınız artar

Birkaç hafta yokuş antrenmanı, sonra düz koşu yapın. Fark inanılmaz. Göreceksiniz.

4) Daha hızlı koşuyor olacaksınız

Bu yalan bence ama bir sürü listede öyle yazıyor. Dayanıklılıkla ilgili olsa gerek. Yokuş koşunca daha dayanıklı oluyorsun, dayanıklı olunca da daha hızlı koşmayı, daha uzun süre başarabiliyorsun. Ama niye daha hızlı koşmak isteyeyim ki?

5) Yokuş aşağı koşmak

Yokuş koşmanın en büyük faydası, tırmandığın yokuşu aşağı koşmaktır.

İşte Küçük Bebek Yokuşu buradan başlıyor.

Sadede gelelim:

Küçük Bebek Yokuşu, yedi tepe üzerine kurulu İstanbul’un en azılı yokuşlarından biri. Adı da Küçük Bebek Yokuşu değil, caddesidir. Sahildeki Cevdet Paşa Caddesi’nden içeri doğru döndüğünüzde, sağlı sollu apartman ve dükkânların sıralandığı sıradan bir sokak olarak başlar. İlk 150-200 metresi hafif bir eğimle devam eder. Kaldırımdan koşmanız imkânsızdır çünkü yolu birazcık genişletmek uğruna kaldırım bırakmadılar. Bu sokağın müdavimleri değnekçilerdir. Siz koşarken ya karşınızdan ya da arkanızdan gelirler, arabaları park edecek yer ararlar. Bu ilk 200 metreyi koştuktan sonra asıl yokuş çıkar karşınıza. İnanılmaz dik, yaklaşık 15 metrelik bir bölümdür bu. Yağmurda, karda, kışta arabalar bile o bölümü çıkamaz.

Ama biz bugün oradan koşmayacağız.

Köpeğin korkusundan…

Yokuşun başladığı yerdeki son apartmanın hemen sağında bir boşluk var. Oraya sapınca, cennet gibi bir merdivenden tırmanıp yokuşun bir üst paraleline çıkıyorsunuz. Güneş bir anda kayboluyor, yağmur sizi ıslatmıyor. Artık minik bir ormandasınız. Basamakları birer birer tırmanırken şehrin gürültüsü kaybolmaya başlıyor. Ta ki, köşedeki evin bahçesinde o cehennem kaçkını köpeğe gelene kadar. Köpek, öyle bir havlıyor, salyalarını manyakçasına döküyor ki, iki dakikalık orman illüzyonundan geriye bir şey kalmıyor. Korkudan doğru düzgün fotoğraf bile çekemedim.

Artık Dayıbey Sokak’tayız. Set üzerine çıktığımız için bir 50 metre kadar düz ilerleyebiliyoruz. Sağda, solda yine apartmanlar var. Sonra minik bir tırmanış geliyor. Onu da atlatınca, Küçük Bebek Yokuşu’nun kuzeni Ehram Yokuşu çıkıyor karşınıza.

En adi yokuş, dümdüz tırmanmak zorunda olduğun, virajın bulunmadığı yokuşlardır. Ehram da onlardan biri. Tırmanırken solda eski apartmanlar, sağda ise boş bir arazi vardır. Ve bu noktadan İstanbul Boğazı’nın olağanüstü manzarasına bakabilir ve, “Oha, amma tırmanmışım!” diyerek kendinizle gurur duyabilirsiniz.

Boğaz manzarası hep yanınızda

Ehram da bittiyse yokuşun neredeyse yarısı geride kalmış demektir. Bundan sonraki yaklaşık 500-600 metre, İstanbul’da görebileceğiniz en güzel yollardan biri; Özenli Sokak. Yokuş bitince, bir apartmanın otoparkını göreceksiniz. Girin otoparka. Ardından karşınıza çöp kutuları çıkacak. Onlara doğu koşun. O çöp kutularını da geçince kendiniz şehrin ortasında bir vahada bulacaksınız. Sağınız solunuz orman, yeşillik ve sükunet. Tabii yine sizi bir köpek korkutacak ama alıştık zaten. Koşarken, Boğaz manzarası sizi hiç yalnız bırakmayacak.

Özenli Sokak, gerçekten özenli…

Sokağın sonuna geldiğinizde Nispetiye Caddesi’ne çıkıyorsunuz. Boru değil. Yaklaşık 1,5 kilometre tırmanmış oldunuz. Hem de koşarak.