Emre Gizlier yazdı. http://birzamir.blogspot.com.tr

Yeryüzündeki renklerin aidiyetindeki anlamı görebilmek ne kadar önemliyse o anlamı kiminle paylaştığın da en az o kadar önemlidir.

Denizin kıyısına oturup renkler ve onların anlamı üzerine konuşmak bizim için yeni bir dünya yaratmak gibiydi. Bir cevap almaktan ziyade başka anlamlara ulaşabilmek için birbirimize sorular sorardık. Sorular soruları doğurdukça zihnimizde şekillenen dünyanın özgürlüğünde dolaşmak büyük bir keyifti. Denemenizi tavsiye ederim. İlla biriyle yapmak zorunda değilsiniz. Sonuçta aynada gördüğünüzün dışında içinizde de başka bir siz var. Ona ulaşarak da yeni bir dünya yaratmanız mümkün. Yalnızlığınızı bahane etmeyin.

Kahvaltı olmazsa gün hep eksik kalır. Onun için kahvaltıyı hiç atlamazdık. Birkaç dilim ekmekle de olsa karşılıklı oturur kahvaltımızı ederdik. Sonra günlük telaşemizin derdine düşerdik. Gün ne kadar yoğun olsa da sabah yapılan kahvaltı gün boyunca zihnimizin bir köşesinde olurdu. En gergin anlarımızda gözlerimizi kapar ve o anın huzuruyla sakinleşirdik. Güzel anları hiç unutmamalı insan. O anların huzuru üşüyen yüreklere ve bunalan ruhlara iyi gelir.

Bir akşam işten eve geldiğinde yüzündeki tüm mimikler isyan doluydu. Onu öyle görünce benim de yüzüm düşüverdi. Kalbin kalbe dokunuşu hep yüze yansır. Elinden geldiğince tebessüm etmeye çalışarak, “Merhaba,” dedi ve karşımdaki koltuğa oturdu. Ne oldu, neyin var gibi sorulara boğmadan sessizce onu izledim. Birkaç kez derin nefesler alıp verdi. Onun yüzündeki solgunluğu gördükçe benim de içim buruldu. Bir şeyler yapıp onu neşelendirmek istiyordum. Gözlerini bir süre halının desenlerinde gezdirdi. Sonra usulca başını kaldırıp bana baktı.

– Sanırım bugün kahvaltıyı iyi yapamadım. Ondan olsa gerek yüzümdeki bu yıkılmaya yüz tutmuş duvar ifadesi. Kusuruma bakma.

– Merak etme, telafi ederiz.

– Nasıl?

– Akşam yemeğinde kahvaltılık olmaz diye bir kural yok bildiğim kadarıyla.

– Sanırım yok.

– Hadi bakalım. Akşam kahvaltısı hazırlıyoruz.

Yüzündeki solgunluk yerini ilk bisikletine kavuşan çocuk neşesine bıraktı. Şen kahkahalar eşliğinde kahvaltıyı hazırladık. Günün ortası ne kadar kötü geçse de sonu mümkün olduğunca neşeli bitirmeli. Söylediklerimi akıl vermek gibi düşünmeyin. Yaşanmışlıkla sabittir hepsi.

Hafta sonları yapılan telaşsız kahvaltının mutluluğunu size tarif etmeyeceğim. Çünkü bunun tarifi hep eksik kalır yaşanmadığı sürece.

Bir yerlere yetişmenin paniğinden uzakta sanki zaman bir süreliğine hiç ilerlemeyecekmiş gibi sofradaki peynirin, domatesin, sivribiberin, omletin ve diğer saz arkadaşlarının seyrine dalıp gitmek… Taze ekmeğe sürülen tereyağının üzerine peynir mi yoksa omletten bir parça mı koymanın kararsızlığı eşliğinde uzun bir kahvaltı yapmak… Bunları size nasıl tarif edebilirim ki…

Kahvaltı faslından sonra bakır cezvede yapılan kahvenin sigara ile dumanlandırıldığı an var bir de. Her zaman köpük bol olmayabiliyor. Ama keyfi her zaman bir başka oluyor. İlk yudumu beni kızdırmak için sesli alırdı. Fincanından salona yayılan höpürtü bir anda tüm sinirlerimin faaliyete geçmesine yeterdi. Yüzüne sinirle baktığımda hep muzır çocuk sırıtışı ile karşılaşırdım. Tam, “Şunu yapmasan olmaz mı…” diyeceğim esnada, “Şunun keyfi de bir başka canım!” derdi. Bir süre gergin bakışlarımı korur ve ardından kahkahayı patlatırdım. İnsan en çok sevdiğini kızdırmaktan zevk alır diye düşünürdüm. İçindeki çocuğu kırmak istemezdim.

Tahammül etmeden sevemez insan.

Evdeki keyif faslı bitince kendimizi sokağa atardık. Henüz binaların rüzgârın özgürlüğünü kısıtlayacak kadar yükselmediği zamanlardı. Yazın sıcağından çekinmezdik. Rüzgârın bizi nerelerde bulacağını bilirdik.

Hep farklı sokaklardan geçerek sahile inerdik. Yolu uzatmak sahile kavuşmayı daha da heyecanlı bir hale getiriyordu. O günlerde kısa yollar herkesçe bilinmezdi. Şimdi tüm yollar o kadar uzun ki…

İnsan her zaman insanı kıskanmıyor. Ben bazen kedileri kıskanıyordum. Sahile giderken yolda karşılaştığımız tüm dişi kediler onun kokusunu alınca hemen dibinde bitiyorlardı. Kuyruklarını nasıl sallayacaklarını şaşırırlardı. Bazen kendimi tutamayıp, “Çok yüz veriyorsun bunlara!” derken bulurdum kendimi. Tepkime hep birlikte şaşırırdık. Kedi dahil.

Kedilerle cilveleşirken yüzünde öyle bir ifade belirirdi ki keşke görebilseydiniz. Sevginin tek bir türle sınırlı olmadığını onunla öğrendim. İnsan, bir ağacı ya da bir daktiloyu da sevebilirdi. Kalbin derinliğiyle alakalı olsa gerek…

Sahile vardığımızda insanlar ya el ele yürüyor olurlardı ya da bisikletlerinde yalnızlıklarına doğru pedal çeviriyorlardı. Kayalıkların üzerine oturmadan önce gökyüzüne bakardı. Sonrasında gözlerini hafiften kısarak denize bakar ve oturacağımız yeri seçerdi. Denizi karşımıza alarak oturmazdık. Deniz hep benim solumda, onun ise sağında olacak şekilde karşılıklı otururduk. Bir gün değişiklik olsun diye denizi sağıma alarak oturmak istedim. Gözlerimin içine baktı. “Yüreğin ayrı kalmasın maviden. Soluna al denizi,” dedi. Ne diyeceğimi bilemeden ilk defa âşık olmuş gibi denizi soluma alarak karşısına oturdum.

Renkler ve anlamları üzerine konuşurduk. Denizin ve gökyüzünün maviliğinden başlar, bulutların beyazlığı ile devam ederdik. Yeryüzünde bildiğim tüm renkleri onunla öğrendim. Öncesinde sadece renklerin isimlerini ezberlemişim anlamlarını bilmeden. Hangi rengin ne anlama geldiğini soracaksınız. Üzgünüm ama söyleyemem. Çünkü o anlamlar bize ait. Size söylediğim anda bilerek ya da bilmeyerek o anlamlara kendinizi şartlayacaksınız. Kendi anlamınızdan uzaklaşacaksınız. Belki de sizin bulacağınız anlam bizim bulduğumuzdan daha güzel olacak.

Bazen kendini öyle kaptırırdı ki ben susardım. O konuşurdu. Onu izlerdim. Onu hissederdim. Bir bulut başka bir bulutu kovalar ve zaman akıp geçerdi onun hayal dünyasının gökkuşağında. Okuduğum tüm şiirler gözümün önünden geçerdi onun o heyecanlı anlatımında. Hiç susmasın isterdim. Gün geceye dönsün, mevsimler birbirini kovalasın ama o hep konuşsun,hiç susmasın isterdim. Bazen sanki zaman bile durmuş, onu dinliyor sanırdım. Tüm şairlerin ruhu onun yanı başında toplanmış, kadehlerini tokuştururlardı adeta.

Anlamlar asla kaybedilmez. Onları size hissettiren beden ve ses artık yanınızda olmasa bile anlamlar hiç eksilmez. Hissedebildiğin kadar anımsar ve en baştan yaşarsın.

Gözlerini kapadığın anda gittiğini sandığın ses, önce kulaklarında bir fısıltı olur, sonra ise o an yeniden canlanır. Yine karşında oturur özlediğin o beden. O gözler yine gözlerine bakar aynı heyecanla. Dokunmak istersin… Sonra vazgeçersin. Dokunduğunda kaybolmasından korkarsın. Özlem burada başlar. Dokunmak isteyip de dokunamadığında, hayalindeki gözler ve gülüşlerle yetinirsin. Gözlerini açmak istemezsin. Gözlerini açtığında renkler yakar yüreğini. Gözlerin kapalıyken gördüğün, gözlerini açtığında usulca bir gölgeye dönüşür ve kaybolur.

Özledikçe içinde biriken anlamlar çoğalır. Onun sana öğrettiği anlamlara yenilerini eklersin. Hissedersin. O hep yanındadır. Rüzgâr usulca eser sol omzunun üzerinden. Kokusunu duyumsarsın. Hep orada olduğunu bilirsin.

Kendine fısıldarsın; özledim seni…

Görsel: Semra Atik