Beşimizin de yolu tesadüfen bu hafta sonu Mersin’den geçmişti. Güneye göç eden bu dört arkadaşla bir su içme vaktinde sohbet etme fırsatı bulur bulmaz, “Yolda olanın hikâyesi çok olur derler, gerçekten de anlatsanız kitap olur dediğiniz hikâyeniz var mı?” diye sordum.

“Olmaz mı?” dedi, içlerinden en tecrübeli ve yalnız olduğunu bana hissettiren. Belli ki grubun sözcüsüydü. Sohbetin devamında artık kime soru soracağımı değil ama en azından kimden cevapları alacağımı öğrenmiştim.

“Her yıl yollarda ne olaylar geliyor başımıza bir bilsen yoldan vazgeçersin. Bazen yola çıkmak için bilmemek en iyi seçenek olabilir,” derken zoraki gülüşünde sakladığı hüzün devamını getirmek istemeyeceği hikâyeyi de saklıyor gibiydi.

Genç olanlar çiftmiş, diğeri de onun kardeşi. Hızlıca dostlarını, kardeşini tanıştırma faslına geçmesinden, gerçekten de anlatmak istemediği hüzünlü bir hikâyesi olduğunu anlamıştım. Ama benim de bir konuya ihtiyacım vardı ve dayanamadım; “Bir tanesini anlatın da şu çektiğim fotoğrafın altına yazabileceğim bir hikâyem olsun,” diye gülümseyerek rica ettim. Bazen kalpten bir gülümseme ağızdan çıkan ısrarın önüne geçer.

Az önce konuyu değiştirmek isteyen yaşlı flamingo, gözlerimin içine baka baka, konuşmaya hazırlanırcasına boynunu kaldırıp önce yutkundu, sonrasında belki de uzun süredir kendisine sakladığı hikâyenin tozlanmış ilk cümlesine girdi; “Biz aslında beş kişiydik…”

Sesi öyle bir düşmüştü ki, o an hüzün dile gelip, “Sigara yak da öyle dinleyelim,” dese, “Ateşim yok,” demez, ateş olur yanardım. En hüzünlü hikâyeler gece dinlenir derler; gece sessiz, gece tecrübelidir. İşte bunu bilen bir bulut da gelip güneşten özür dileyerek önüne durdu. Gün geceye, sesler sessizliğe döndü. Tıp oyunundaymışız gibiydi tüm doğa, hepimiz susmuş, onu dinliyorduk.

“Malum bu topraklar yol güzergâhımız. Yol bizim için hayattır, kutsaldır. Bizde yolda olana dokunulmaz ama sizde öyle değilmiş. Bundan birkaç yıl önce, daha az insanın olduğunu düşündüğümüz bir göl kenarında dinlenmek için mola verdiğimiz bir an, ucundan ateş çıktığını kötü bir tecrübeyle öğrendiğimiz demir çubuğunu bize doğru tutan birini gördük. Her şey saniyeler içinde oldu. Kayıplar da, korkular da, gelecek de… İnsanoğlunun tehlikeli olduğunu işte o gün, sevdiğimi kaybedince anladım. Demir çubuktan çıkan ateşten top, kadınımın göğsüne isabet etmiş, benden başkasına kalbi kapalı olan aşkım, o demir top kalbine değince oracıkta anında ölmüştü…” dediğinde bu sefer ben, bir flamingonun ağladığına şahit oluyordum.

“Biz havalanıp onu terk etmek zorunda kaldığımızda onun o zarif bedeninin suya gömülüşü gözümün önünden gitmiyor; biz gökyüzünde uzaklaşırken onun gittikçe küçülen bedeni ise yavaş yavaş suda kayboluyordu. Artık insanlardan nefret ediyordum, ta ki seninle sohbet edene kadar. Gülümsemenle sıcak ülkelere göç etmiş gibi ısıttın bizi. İlk defa bir insana anlatıyorum bir insanın bize yaptıklarını…”

Tanımadığım bir insanın yaptıkları yüzünden, utancımdan o an ezildim, önce gözyaşlarım sonra ben sustum, bir şey diyemedim. Sessizlik bulaşıcıymış, bir süre beşimiz de sustuk. Sessizliği delen yine ben oldum, kelimelerimle değil, ince boyunlarından öpmeme izin verdiklerinde teker teker hepsinden özür diledim ama en çok da anlattıkları boynunda yumru olup kalan amcamdan.

Belki bir daha karşılaşmasak da hep sıcak yüreklerde buluşmak üzere vedalaştık.

“Bir daha size zarar gelmeyecek,” diye hepimiz adına söz verdim; belki ırkıma inandığımdan değil ama kesinlikle umudun etkisiyle söyledim.

Yolunuz açık olsun dostlar…