I

Akşamüstü atladım bir dolmuşa. Kahveye gidesim geldi. Şöyle rahat rahat kitap okuyayım diye üç beş kadının oturduğu masalarla aramda boşluk bıraktım. Yerleştim bir masaya.

Bekle bekle, çayın geldiği geleceği yok. Nasıl bir kahve burası? Kalktım, çayımı almaya gittim. Döndüğümde hemen bitişiğimdeki masaya orta yaşlı bir karıkocanın kurulduğunu görmeyeyim mi? Hayat daima bizim küçük planlarımızı bozmaktan haz alan, nadiren tatlı, çoğu zaman huysuz bir kocakarıdır efendim…

Saçları neredeyse tamamen kırlarmış olan adamcağız, yerdeki parke taşlarını delercesine bakıyor. Fena dalmış! Sessizce tavla atacaklar karısıyla birazdan. Ama daha önce, yani şimdi, ortalıkta gezinen simitçiden aldıkları simitleri ayranla yiyorlar. Afiyet bal şeker olsun.

Bitişiğimdeki karıkocaya zorla gül satmaya çalışan kadına ifrit oldum. Baktı, tek başımayım, kendime gül alacak halim yok, sigara istedi bu defa. “Yok, vermem,” dedim. Hemen yan masaya geçti. Beni çekiştirmeye başladı: “Ah bacım ah! Hayatta kötüler olmasa iyilerin…” Cümlenin sonunu duyamadım.

Saçlarının her tarafına kır düşmüş adam, sigarasını yakmaya çalıştı birkaç kez gazı bitmiş çakmağıyla. Çık, çık, çık.. sürtünme sesini duyuyorum. O sırada kitabımdan birkaç sayfayı içmiştim. Ben de onun gibi sigaraya davranınca aklıma geldi. Adamcağızla göz teması kurup çakmağımı uzatır gibi yaptım. “Sağ ol,” deyip kendi çakmağını gösterdi. Ben okumaya dalmışken tütünü tutuşturmuş bile. Eh dedim kendi kendime, güldüm, herkese karşı kötü değilim ya.

Orta yaşlı karıkoca planımı bozup yanı başımdaki masaya oturmasa gürültücü birkaç delikanlı gelip oturacak, okuduğumdan zerre miskal bir şey anlayamayacaktım. Bunu da başımın tepesinde dolaşıp, “Burlar dolmuş ya.. neyse şu tarafa geçelim…” dedikten sonra uzaklaşmalarından anladım. O yüzden huysuz kocakarıya benzeyen hayatın işimize ara sıra burnunu sokmasına bir diyeceğim yok.

Nedense kitap okurken aklıma tuhaf düşünceler geldi. Sigarasını sonradan, rüzgârla, gökten düşen ateşle, yanardağ ağzıyla ama bir şekilde yakmayı başaran; parke taşlarına kesintisiz bir ışık huzmesi gibi delici ve dalgın bakışlar fırlatan ve iki metre ötemde karısıyla (ya bir öğretmen arkadaşıysa… insan şu peşin hükümlerini, dürüstçe bir hikâye anlatmaya giriştiğinde bile bırakamıyor), peki tamam, ya da bir öğretmen ahbabıyla hâlâ tavla taşlarını şakırdatan öğretmenin (ama bundan eminim, çünkü kavruk yüzlü, neşeli ve ihtiyar simitçi saygılı, sevecen bir sesle, “Hocam al al, şifa şifa bu,” demişti, demek ki neymiş, önyargılar hakkında bile önyargılı olmamak lazımmış); evet, o öğretmenin öldüğünü, benim de bir şekilde onun cenaze töreninde bulunduğumu, törenden sonra yapılan anma toplantısında da işte burada okuduğunuz şeyleri anlattığımı hayal ettim.

Sonra güldüm kendime, bir daha, neden ben ölmüyorum da o ölüyormuş ki? Peki, o benim anma törenimde bulunsa benimle ilgili bir şey anlatır mıydı? Hiç sanmam. Ondan işte, diyorum ki madem ben onun ölümüne müteakip yapılan anma merasiminde iki çift de olsa kelam edebildiğim halde o benimkinde edemeyeceğine göre… Eee… Ondan biraz fazla yaşasam, birkaç gün bile olsa, fena olmazdı herhalde, diyorum. Aramızda geçen tek diyalog, benim çakmağımı uzatmama karşılık, “Yaktım, sağ ol,” olsa bile…

Bıraksınlar da anlatayım.

İşte, tavla bitti gözümün önünde. Adamcağız hesabı ödemek için çay ocağına yürüdü. Kalkarlar birazdan.

Diyorum ya, bırakırlarsa şayet, cenaze merasiminden sonra anlatırım bir şeyler.

II

Şu kör talihin ettiğine bak: Önce ben ölmüşüm! Eh haliyle, benim zavallı törenimde o adam konuşmamış da.
Konuşmamış ama… O adamın bir oğlu varmış meğerse. Nasıl olmuş bilmiyorum, bizimkiler ben ölünce kitaplarımı sağa sola dağıtıp satmış. Notlarımı, ıvır zıvırlarımı da. Adamın oğlu bir gün, eski kitapçıları dolaşırken bunları yazdığım samankâğıdını bulmuş. Sahafa çaktırmadan cebine atmış.

III

Evet, attım, doğru. Çünkü bana bir yerlerden tanıdık geldi. Babam, ölümünden çok çook önce bir akşam bana anlatmıştı, bu kitap okuyan genci. Sonra öldüğünü duymuş. Bizim kasaba küçük yer. Herkes bilir birbirini. Bir anma töreni tertiplemişler onun için. Ortak bir arkadaşları törene giderken babamı da götürmüş. Babamın da aklına şu sararmış kâğıtta yazan şeyler gelmiş. Gelmiş gelmesine ama kürsüye çıkıp iki çift kelam etmeyi biraz lüzumsuz bulmuş. Fakat bendeniz, o akşamüstü olanlara bir şeyler eklemeyi lüzumlu görüyorum.

Gül satan dedikoducu kadından başka biri daha var sigara isteyen.

Hava felaket yağmurlu, göğün dibi delinmiş sanki. Balıkçılar, üzerindeki sarı muşambaları, lastik çizmeleriyle yarım saattir ağları elden geçirip temizliyorlar.

Tüm kıyafeti baştan ayağa yapış yapış, gür ama kısa sakallarından uykusuzluk akan bir adam, bizimkinin, yani genç yaşta terki diyar eyleyen gencin başucuna geliyor. Arkasına bastığı siyah, parlak iskarpinlerini peşinden sürüklüyor. Kibar bir dille ama sert bir ses tonuyla bizimkinden sigara istiyor. Bir de diyor ki, “Bana da çay söyler misin?” Bizimki yavaş hareketlerle sigara paketine uzanıyor, bir tane çıkarıp uzatıyor ve “Sen söyle,” diyor.

Kaşlarından yağmur damlaları süzülüyor adamın. Kendi çayını da kendi söylüyor.

Balıktan mı gelmişti bu adam yoksa kavgadan mı, belli değil. Balıkçılar ağlarını temizlemekten usanmadılar hâlâ. Kavga edenler görünmüyor bile.

Sonra, temizlenmiş ağların üst üste yığıldığı mavnanın motoru birden, ama mahmur ve biraz da isteksizce çalışıyor. Birkaç dakika geçmeden o tuhaf adam, bizimkinin olduğu kahveden yavaş adımlarla uzaklaşıyor. Daha doğrusu bizimki öyle sanıyor. Meğer, sigara ve çay isteyip bizimkinin iki masa ötesinde oturan bu adam bizimki gibi mavnaya ilgisizce bakıyormuş…

Bana sorarsanız… Babamla şu genci düşünüyorum da, kimin daha önce öleceği önceden belliymiş!

Görsel: Fikret Mualla, “Scéne de café”