Meclise iki partinin girdiği genel seçimlerin üzerinden çok kısa bir süre geçmişti. Televizyonlar, yeni başbakan ile ilgili bir son dakika gelişmesini ekranlara taşıdılar. Başbakan hastaneye kaldırılmıştı. Bilen bilmeyen herkes bir yorumda bulundu: Yok kuş gribi, yok ebola virüsü, yok hemoroid, yok andropoz, yok uzaylılar vb… İşin aslı sonra ortaya çıktı: Yeni başbakanın kızıyla muhalefet liderinin oğlu uzun süredir birbirlerine âşıklarmış. Seçimlerden kısa süre sonra evlenmeye karar vermişler ve durumu ailelerine açmışlar.

Kızın babası yani yeni başbakan olayı duyunca sinir krizleri geçirmiş:

“Ulan, bu nasıl iş? Seçimi kazandık, kızı kaybettik! Sevecek başka birini bulamamış mı bizim kız? Ben kızımı muhalefet liderinin oğluna nasıl veririm. Seçim zamanı adama demediğim laf, etmediğim küfür, atmadığım iftira kalmadı. Adamın ne rüzgâr güllüğünü bıraktım ne şorololuğunu! Donunun renginden çorabının deliğine eleştirmediğim yeri kalmadı herifin. Zinhar olmaz! Kızımı muhalefet liderinin oğluna veremem!”

Oğlanın babası yani muhalefet lideriyse sevinip, “Eyooo… Koalisyon ortağı olacağız! Cıstak cıstak!” diyerek göbek atmış.

Yeni başbakan, hastaneden taburcu olduktan sonra kızı onu ikna turlarına başlamış ama sonuç alamamış. Bu kez kız hastaneye kaldırılmış. Hemen danışmanlar devreye girmiş:

“Yapmayın etmeyin sayın başbakanım, gençleri ayırmayın. Bakın, kızınız üzüntüden ne hallere düştü. Bir deri bir kemik kaldı neredeyse.”

“Tamam, siyasi rakibinize kızınızı vermeyi kabullenmeniz zor ama sevmişler gençler birbirlerini.”

“Bir Kerem ile Jülyet’i, bir Ferhat ile Leyla’yı düşünün ya da ne bileyim, Şirin ile Mecnun’u veya Romeo ile Aslı’yı düşünün efendim. Belki kızınızla oğlanın aşkı, böyle dillere destan büyük bir aşk. Kıymayın âşıklara.”

Başbakan sonuçta ikna olmuş. Çünkü kızını tümden kaybetmeyi göze alamamış, “Üzüntüden öleceğine muhalefete gitsin bari,” demiş. Ancak olayın duyulacak olmasından dolayı da tedirginmiş. Bu yüzden kızının, düğünün kırk gün kırk gece sürmesi yönündeki talebine, “Ne kırk gün kırk gecesi kızım? Ben bir geceye bile dayanamam. Bu yüzden düğün gizli yapılacak. Kıyıda köşede, gözlerden ırak bir düğün salonunda, mütevazı bir düğün olacak,” diye karşılık vermiş. Kız, evlenmesine zaten zar zor izin veren babasına bir şey diyememiş.

Düğün davetiyesi iktidar ve muhalefet üyeleri ve eşlerinden oluşan sınırlı kişilere gönderilmiş. Yeni başbakan düğün salonu çalışanlarını tek tek tembihlemiş; dışarıya haber, içeriye gazeteci sızdırmamaları için.

Ama yeni başbakanın bu çabasının boşuna olduğu, düğün günü ortaya çıktı. Çünkü düğün salonunun önü gazeteci kaynıyordu. Bu gazetecilerin arasında ben de vardım tabii ki ama içeri almıyorlardı bizi. Yine de içeri girmenin bir yolunu bulmalıydık.

İçimizden biri, hemen Robin Hood kılığına girdi içeri girmek için. Ne ilgisi varsa! Sonra dersini aldı tabii, kapıdaki güvenlik görevlileri hemen kovaladı kendisini.

Bir başkası da sünnetçi kılığına girdi. Ama bu, sünnet düğünü olmadığı için dakikasında kapı dışarı edildi salak.

Meslektaş demeye utandığım başka biri de dansöz kılığında sızmaya çalıştı içeri. Ancak göğüs kıllarını kesmeyi unuttuğu için o da ite kaka dışarı atıldı. Hoş, dansöz kılığına girmesine de gerek yoktu. Zaten gazetecilik anlayışı yüzünden camiada herkes ona “dansöz” derdi.

Birkaç gazeteci daha böyle aptalca ve umutsuzca girişimlerde bulundu. Onlar da ağızlarının payını aldı elbette.

Sıra bana gelmişti. Ne yapacağımı bilemiyordum. O sırada inanılmaz bir şey oldu. Düğün salonunun kapısından bir arkadaşım çıktı dışarı. Arkadaşım ülkemizin ünlü, ödüllü görüntü yönetmenlerinden biriydi. Hemen yanına koştum. Beni görünce önce utandı, çekinir gibi oldu. Sonra orada bulunma nedenini açıkladı. Ne yazık ki işsizlikten gözlerden ırak bu yerde düğün kameramanlığına başlamıştı. Bunu onuruna yediremiyordu. Sen onca sanatsal film çek, onca festivalden ödülle dön, sonra gel kıytırık bir düğün salonunda düğün kameramanlığı yap!

Ben de hemen kendimle ilgili durumu özetleyip kendisinden yardım istedim. O da beni kırmadı; düğün kameramanı kılığında içeri sızmama yardımcı oldu. Günün birinde, kameramla bir düğün salonuna düğün kameramanı olarak sızacağımı söyleselerdi, inanmazdım.

İçeri girdiğimde gelin ve damat günün moda şarkılarından birinin eşliğinde pistte dans ediyorlardı. Davetliler iktidarla muhalefetin meclisteki dağılımına göre yerleştirilmişti masalara. Üç yüz davetli iktidardan, iki yüz davetli de muhalefettendi. Kadın, erkek, bütün davetliler ütülü elbiseleri, yepyeni kıyafetleriyle şıklıkta birbirleriyle yarışıyorlardı.

Bir süre sonra müzik sustu. Gelinle damat yerlerine geçti. Ardından pasta kesildi. O sırada kısa bir tartışma yaşandı muhalefetle iktidar üyeleri arasında. Muhalefet, pastanın büyüğünü almakla suçladı iktidar üyelerini. Neyse ki tartışma fazla büyümeden sona erdi.

Elimdeki kamera sanki düğün kamerasıymış gibi çaktırmadan dolaşmaya başladım davetliler arasında. Önce muhalefet masalarını çektim. Tabii bu çekim sırasında ister istemez konuşmalara da kulak misafiri oluyordum. Muhalefet bu düğünden oldukça memnundu. Bu sonuca şu konuşmalardan vardım:

“Valla iktidara iyi vurduk.”

“Evet, böyle bir şeyi hiç beklemiyorlardı.”

“Seçim kazanma sevinçleri kursaklarında kaldı.”

“Valla bizim oğlan iyi iş bitirdi.”

“Artık genel başkanımıza uluorta küfür edemez, iftira atamazlar.”

“E herhalde, artık bugüne bugün dünürler.”

İktidar masaları ise burnundan soluyordu:

“Ulan, bu düpedüz kalleşlik!”

“Hiç beklemediğimiz yerden vurdular be!”

“Kız kaptırdık be!”

“Bence bu evlilik fazla sürmez, süremez. Yeniden seçime gidilir. Şey yani… Boşanırlar.”

“Bence de genel başkanımız bir şekilde müdahale eder. Bilirsin, başkanımız son dakika golcüsüdür.”

“Evet, bekleyelim görelim bakalım ne olacak?”

Salonun tamamının görüntülerini almıştım ki takı merasimi başladı. Sunucu, geline ve damada takılan takıları açıklıyordu. Kızın babasının taktıklarına gelince duraksadı:

“Anlamadım, yol, köprü falan diyor, zarftan çıkan kâğıtta.”

Başbakan sunucunun elinden mikrofonu kaptı hemen:

“Anlaşılmayacak bir şey yok. Babası olarak kızıma, iki köprü, üç tünel, beş, dört şerit yol takıyorum.”

Bir muhalefet milletvekili ayağa kalkarak tepki gösterdi:

“Sayın başbakan, devletin parasıyla kızına yol, tünel, köprü takamazsın!”

“Takarım!”

“Takamazsın!”

“Takarım!”

“Hadi tak da göreyim!”

“Ne o, tehdit mi?” diye atladı bir iktidar üyesi.

“Tehdit ise ne olacak?” dedi bir muhalefet üyesi.

Birden taraflar birbirlerine hakaret etmeye başladılar. Ardından hakaret, yerini fiziksel şiddet hareketlerine bıraktı. Herkes birbirine girdi. Yerlerde yuvarlananlar, birbirleriyle güreşenler, boğuşanlar. Düğün salonu darmadağın oldu; yerlerde pastalar, meyve suyu kutuları, devrilmiş masalar, sandalyeler, kırılmış camlar…

Deminden beri olan biteni şaşkınlık ve kızgınlıkla seyreden mekân sahibi sonunda patladı:

“Ya kardeşim, meclis mi burası? Düğün salonumu ne hale getirdiniz böyle?”

İktidar partisinden bir milletvekili salon sahibine tepki gösterdi:

“Seçilmiş bir milletvekiline böyle bağıramazsın!”

“Seçilmiş olman salonumun içine etmeni gerektirmez herhalde değil mi? Hadi, iktidara gelir gelmez ülkenin içine ettiniz, tamam, anladık da, düğün salonumdan ne istediniz? Ya, şu üstünüz başınız ne öyle? Koca koca erkekler, kadınlar!”

O ütülü, pırıl pırıl elbiseler buruş buruş olmuştu boğuşma sırasında. Bu durumu fark eden davetlilerin suratları da buruş buruş oldu. Bir buruşuk hallerine baktılar, bir düğün salonu sahibine. Bir şey diyemediler…

Tam o sırada halay havası çalmaya başladı. Derken iktidarla muhalefet halaya tutuştu. “Hah, ne güzel barıştılar, halaya durdular,” derken halay başı kim olacak kavgası çıkmasın mı birden aralarında!

Ben yeteri kadar görüntü elde ettiğimi düşünerek oradan uzaklaşırken kavga devam ediyordu hâlâ!