Gülizar mezarı bozulmuş bir ölü. Şimdi affedin, hiç gizem yapmaya, sürprizlere falan enerjim yok. Gülizar benim komşum. Evim mezarlığa bakıyor benim. Biraz da yola. Onun mezarı hem eve bakıyor hem yola. Hatta bir kısmı diyelim, bir kısmı kaldırım olmuş Gülizar’ın çünkü. Taşı da hafiften yer değiştirmiş, bana dönük. Farkı bu. Bayağı olmuş öleli. İsmi duruyor.

“Neler yaşadı kim bilir…” romantizmine bulaşık bir ilişkimiz yok kendisiyle. Sonuçta insanın geçmişi kendine aittir. Neredeyse. İster saklar ister saçar. Kilitli odalarının anahtarlarını, istediyse vermiştir birilerine ya da denize atmıştır hepsini. Bilemedin, odaları da atmıştır denize, içi dolu ya da boşken, bilemeyiz. O odalarda ölü ya da canlı kimler ne yapar hala, bilemeyiz. Bilmeyelim de.

Hassasiyetleriyle nam salmış bir semtte, mezarların üstünden yol geçmesini yadırgayacak değiliz ikimiz de. Çünkü elbette yollar yapılacaktır ve ölüler kaybolacaktır bir gün. Mezarlık üstüne açılan yollardan geçerken radyolarının sesini kısan saygılı abiler, ablalar da biliyor elbet asfalt altı ölüler çiğnediğini. Hayat kazanır. Gülizar’ın bu konudaki fikrini hiçbirimiz bilemeyeceğiz belki ama çok da umursayacağını sanmıyorum. Benim de diyecek sözüm yok bu konuda. Arada tuhaf bir ürperti belki. O da toprak kaymasından yola meyletmiş yarım mezarının beton parmaklıklarla durdurulmasından. Bende bu, saçma ya, ölüm sonrası bir özgürlük yoksunluğu yanılsaması yapıyor. Aman Yarabbi, ne dolaşık cümle! Şöyle diyeyim, ölüler için bir hayvanat bahçesi, bir ıslahevi, ne bileyim zindan değilse de parmaklıklı beşiklerden oluşan çok kalabalık bir yetimhane.

Öyle değil tabii, biliyorum. Sabahın altısı, gözüme uyku girmemiş, giresi de yok. Olsun. Denemişim olmamış, kalkıp pencereyi açıyorum; sabah serinliği, gece yalnızlığı. Her şeyin yalnız ve güzel olduğu saatler. Herkesin yalnız, yorgun ama hep başka bir hayat mümkünmüş, o da şu anmış gibi hissettiği saatler. Herkesin, sanki genelleme yaparsa aslında yalnız kalmazmış sandığı saatler. Ve biraz da ilk gençlik sonrası mecburiyetten -mahcubiyetle- terk edilen nihilizm esinli serseriliğin uğrayıp kaçması. Vedasız bir gidişin süresiz hazımsızlığı. Her neyse işte, tüm bunlar birleşiyor ya, işte bundan belki, o an, öyle olmadığını bildiğim her şey, mümkün geliyor.

Ah, her şeyin yakıcı mümkünlüğü! Ah Gülizar, ah bu “hayatta”lık, bu acı-tatlı illüzyon! Bu sonbahara girişteki bahar vurgusu, kaotik kimya! Susuyorum.

Bana kendi ölümlülüğümü ama yaşadığımı tatlı bir tevazu ile durmadan anımsatan ölü komşularıma bakıyorum. Kendi ölülerimi düşünüyorum, kendi yaşarlarımı. Yaşasın istediklerimi, yaşayayım istediklerimi… Sabah esintisi ile hafifçe dalgalanan çınar yaprakları arasından, tozlu pervaza dirseklerimi dayayarak aç ve uyanık kargaların konup kalkışlarını seyrediyorum. Hiç görmediğim minik bir kuşun, hiç bilmediğim bir makamdan gece şakımasını dinliyorum. İyiyim. Bu zamanı durdurma, bana yorgun eklemler ve mor göz altları ile dönecek biliyorum. Olsun.

Çünkü biraz düşüneceğim. Çünkü iyi ya da kötü, bizde var olduğunu düşündüğümüz için makinelerde bile aradığımız bilincin, kendi varlığı hakkında düşünmekle alakalı bir şey olduğu söyleniyor. İhtimalleri şekillendiren uzun ya da kısa bir ömrün sonu, ağaçlı taşlı bir bahçeyse de ortasından asfaltlı yollar geçiyor çünkü.

İnsan, bulamadığını arar belki evet, ya bulduğunu bırakır mı? Hayır, Gülizar, sen de düşünmüş olabilirsin bir zaman bunu bir ihtimal; insan en çok bulduğunu arar!

İşte benim at gözlüklü aklım da çok boyutlu çalışıveriyor o saatler, ama iyi mi ediyor, bilmiyorum. Neyse mevzu başka, anımsadıklarım arasından bir alıntı yapıyorum kendime son son, hem de zarif bir ilişiklik, bir geçiş kurmaksızın. Yarı çocuk aklıma işlemiş, ne zaman konu yaşam ve ölüm olsa dokunup geçmiş o paragraf, Suç ve Ceza‘dan:

“Bir idam mahkûmuna ölümünden bir dakika önce sormuşlar; eğer yüksek bir yerde bir kayanın üzerinde, iki ayağının sığacağı kadar bir yer verseler ve deseler ki; çevrede okyanuslar, altında uçurumlar, korkunç bir yalnızlık içinde, böylece dikilip yaşamaya razı mısın? İdam mahkûmu, evet, demiş, razıyım ! Yeter ki yaşayayım. Ömür boyunca, binlerce yıl ayakta dursam bile razıyım! Tanrım! Ne yaman bir gerçek bu!”

Ne zaman sıkışmış, hırpalanmış hissetsem, altımda okyanusları, sert rüzgarın yüzüme çarpan küfrünü; insanın bu hayvani yaşam tutkusuna sığınıyorum ben de. Gözüme o kurmaca idam mahkûmunun gözlerini sımsıkı yummuş, saçı başı perişan, yokluk ile varlık arasında dimdik direnen imgesi gelip gidiyor.

Tüm bu kuvvete rağmen kendinde güç ve haklı sebepler bulan ya da hiçbir şey bulamadığından, iki ayağın sığacağı o sivri kayadan zıplayıp okyanuslara dalanlara da, Gülizar ablama ve Fyodr abime de bir selam çakıyorum. Son bir nefes alıyorum. Var olmayan bir şarkı mırıldanarak usulca kapatıyorum pencereyi. O bilmediğim makamla:

“Boş ver şimdi sümbülü gülü \ Üsküdar’da olmasa bunca ölü
Ne gece biter \ Ne bülbül öter \ Trala trala lalala.”

Sabah oluyor.

Olsun.

Görsel: Vincent van Gogh, “Wheatfield with Crows”