Müdür Bey, uzun yıllardır hiç rüya görmediğini düşündüğünden, uykuyu, hafızanın kara tahtasını temizleyen sihirli bir değnek olarak kabul eder, gözlerini açtıktan bir-iki saniye sonrasına kadar nerede uyandığına, haftanın hangi gününde olduğuna ve o gün neler yapacağına dair en küçük bir fikri olmamasını ruh sağlığının iyiliğine yorardı. Bununla övünür, bir gün önce hangi personelle sürtüştüyse (öğretmen sözcüğünü pek kullanmazdı) her sabah böyle bir tazelikte uyanmayı kendine üstünlük sayardı.

“Ben düşüneceğime, onlar düşünsün,” derdi.

Ah! Keşke bunu hep söyleyebilseydi.

Gün doğana kadar yatağında yılan gibi kıvrılmış, yorganla boğuşmuş, göz altları uykusuzluktan morarıp çökmüştü. Kendisine yardımcı olacaklarını düşündüğü arkadaşlarından kaç tanesiyle telefonda konuştuğunu sorsalar, rakamı bir anda söylemek, içinde bulunduğu telaşın altında ezilirdi.

Bilgisayarını kaç defa açıp kapattığını hatırlamıyordu bile.

“Seninle ilgili bir konuda konuşmamız gerekiyor,” diye yazmıştı biri.

Profil fotoğrafının çözünürlüğü oldukça düşüktü. Yine de gülüş bakışlı, genç bir kadın olduğu anlaşılıyordu. Çimlerin üzerine uzanmış; saçlarını, başının altında topladığı kollarının üzerine yaymıştı.

“Tanışıyor muyuz?” demişti Müdür Bey.

“Kısmen.”

Müdür Bey, kadının rahatlığından ve doğrudan hitabından rahatsız olmuştu. Hiç kimsenin belli bir mesafeyi geçmesine izin vermez, ipleri biraz gevşetti mi kendini silahsız sokağa çıkan bir polis memuru gibi hisseder, bu savunmasızlık ses tonunu tize çeker, kamburunu çıkarır, kendini böyle görmekten dolayı kapıldığı öfke, etrafına derin siperler kazardı.

Daha da kötüsü hayata böyle bakmak, okulun koridorlarını, sınıflarını, odalarını soğuk savaştan kalma birer oyun alanına çeviriyor, Müdür Bey’in bütün davranışlarını hoş görülebilir bir noktaya çekmesine, cephe ardında yaptığı kritiklerde asla kendini suçlamamasına olanak tanıyordu. Mesela şimdi şu kadını terslese ve sonradan kadıncağızın hafızasından silinen eski bir tanıdığı olduğu ortaya çıksa vicdanında en ufak bir sızlama hissetmezdi.

“Seni ilgilendiren bir durum var,” demişti kadın.

Müdür Bey, sosyal paylaşım hesaplarındaki velileri, öğrencileri ve öğretmenleri tek tek kontrol etti. Bu kadın her kimse, hemen her gün ona diş gıcırdatan o “cahil” insanlarla bağlantısı olmalıydı. Herkesin gönlünü yapmak mümkün müydü? Zaten mümkün olsaydı, elbette Müdür Bey’in de öncelik isteme hakkı doğacaktı.

Şunu neden anlamıyorlardı: Artık masa başında ıstampaya mühür basıp üfleyen, yıllar önce bozulmuş çift boynuzlu dolmakalem takımını bir rütbe gibi masasında tutup evrakları tükenmezkalemle imzalayan, anlamsız ve önemsiz olduğunu düşündüğü günlerin basmakalıp cümlelerini hep aynı ruhsuzlukla mikrofona sayıklayan, sabahın köründen akşama kadar her teneffüs okul merdivenlerinde büst gibi dikilen idareci devri kapanmıştı.

Elbette kurum yazışmalarını yürüten “laptop”ı evine götürebilir, müdür yardımcısının acil bir çağrısı olmadığı sürece yatağında kahvesini yudumlayıp önemli evrakları fotoğraflayarak personelin akıllı telefonlarına mesajlayabilirdi. “Home office” diye bir şeyi hiç mi duymamışlardı? Bütün “ceo”lar böyle çalışıyordu. Bu bir vizyon meselesiydi. Eski sistem hiç reel değildi.

“Ne diyecekseniz deyin de uzatmayın artık,” diye yazmıştı Müdür Bey.

Ne istiyorlardı bu adamcağızdan?

Halbuki o, olması gerektiği gibiydi. Olumsuz bir durumda yönetmeliğin ardındaki masum bir uygulayıcı, bir emir kuluydu. Fakat kanaatinin yönlendiriciliğini gizleme gereksinimi duymaz, hatta personelle aynı yasaya tabi olsa da bu makamın kendi iş becerilerine verilmiş özel bir mükâfat olduğunu düşündüğünden bu noktayı göz ardı edenleri (mesela okul müdürü olmak için sendikasını ve propagandasını yaptığı partiyi neden değiştirdiğini, akşamcı alışkanlıklarını adabından uzak bir dille eskiden eğlence konusu yaparken, şimdi polisiye bir tedirginliğin toptan sessizliğiyle neden gizlemek zorunda olduğunu sorgulayanları) kişiliğinin kökünde göveren karahindibaya üflenmiş şeytani nefesler olarak görürdü.

Devlet Memurları Kanunu Disiplin Hükümlerini didik didik ettiği sırça köşkünün uzun koltuğunda otururken, kitapsızlığa olan alışkanlıkla körelmiş aklının kendini ancak sinsi bir zorbalığa muhtaç kalarak ifade edebilen gerekçeleri, bambaşka bir eğitim sistemine gönül verdikleri için akli dengelerinden şüphe ettiği hayalperestleri; ev, araba ve “eğitimli çocuklar” dışında hayatta hiçbir amacı olmayan öğretmenlerle kıyaslayarak serseri bulur, bu serserilerin ellerindeki kellelerin sırça köşke uzanan yolda avuçlarından ayrılmayacağına kesin gözüyle bakardı.

“Yeter ama artık! İşim gücüm var benim!” diye yazmıştı.

Birazdan bilgisayarı kapatır, uyurum diye düşünüyor, her sabah yaptığı gibi tertemiz bir hafızayla uyanmayı hayal ediyordu. Kadının bir şeyler yazdığı ekranda dalgalanan noktalardan belliydi. Aklındaki karmaşa gözbebeklerini istemsiz bir şekilde bu dalgalanmaya eşlik ettiriyor, nefesini burun kanatlarında titreten kaygı, onu yatağa taşımaktan alıkoyuyordu.

Bu bekleyişin sonunda ekranda göreceği kelimelerle sırça köşkünün çatırdayacağını, temkinli olması gerektiğini düşündüğü zamanlarda yaptığı gibi tek kaşını kaldırmak isterken alnının buruşuk bir kâğıda dönüşeceğini, dünü bile unutmak konusunda özel yetenekler geliştirmiş biri olarak o sözcüklerin çelik topuz dikenleri gibi karanlıktan fırlayıp kalbine saplanacağını, acil durumlarda müdür yardımcısının araması için satın aldığı telefonu çalana kadar, “Bu reel bir şey değil,” diye sayıklayacağını bilemezdi.

“Agresif olmayın. Tebligat yarın okulunuza ulaşacak. Görevle ilgili konularda yükümlü olduğunuz kişilere yalan ve yanlış beyanda bulunduğunuz için aylıktan kesme cezası aldınız,” diye yazmıştı kadın.

Yazı: Hasan Cüneyt Bozkurt (www.hasancuneytbozkurt.com)
Ana Görsel: Markus Schinwald