Bayramda İstanbul bomboş olacaktı ve bu fırsatı kaçıramazdım. Bol bol koşacaktım. Öyle de yaptım. Ama, tatilin bir günü vardı ki, işte o olağanüstüydü; Heybeliada’da koştuğum gün. O güzelliklerin içinde koşarken kendimden geçmişim…

Bayramda İstanbul’da kalma planımı, henüz tatilin 10 gün olacağı kesinleşmeden yapmıştım. İki motivasyonum vardı böyle bir plan yaparken; birincisi koşmaktı. Kaldırımlarda 10 günlüğüne araç park etmiyor, cadde ve sokaklar trafik kurallarını hiçe sayıp herkesi tehlikeye atan azgın sürücülerden arındırılmış, soluduğumuz hava biraz daha temiz olacaktı. Muhtemelen felaket bir betonlaşmanın olduğu Bebek-Hisar sahil hattı bile gözüme aylar sonra ilk kez güzel görünecekti.

İstanbul’da kalmamın ikinci sebebi ise tamamen duygusaldı. Türkiye’de tatil yapmak için zengin olmak gerekiyor artık. Her yer beton, her yer kalabalık ve her yer pahalı. Dolayısıyla nefret edeceğim ve ertesi gün unutacağım bir tatil yapmak yerine, önümüzdeki yaz Yunanistan’a gitmek için para biriktirmeye başladım. Çünkü ben de 20 euro’ya masa donatmak ve iyi hizmet almak istiyorum. Biliyorsunuz, Yunanistan’da tatil yapanlara ya da tatil yapacağını beyan edenlere “Vatan haini” denmesine ramak kaldı.

Ama konumuz bu değil. Konumuz koşmak. İstanbul bomboş olacaktı ve bu fırsatı kaçıramazdım. Bol bol koşacaktım. Öyle de yaptım. Ama, tatilin bir günü vardı ki, olağanüstüydü; Heybeliada’da koştuğum gün.

Sinirlerimi aldırdım!

Sevgilim uzun bir aradan sonra yeniden asfaltlara dönmeye karar vermişti. Adada birlikte koşacaktık. CNN Türk’ten arkadaşlarım Elif ve Alişer’i de çağırdık. Onlar koşmayı düşünmüyordu ama bakarsınız bir gün onları da zehirlemeyi başarırım.

Deniz otobüsünün kalkmasına 1,5 saat kala (sanki havaalanına gidiyoruz) sevgilimle Beşiktaş İskelesi’ne vardık. Önce kahvaltıya oturalım dedik. Motor iskelesinin hemen karşısında, iskeleye en yakın yerde bir büfe vardır. Ne zaman iskeleye gitsem oraya mutlaka uğrarım. Kahvaltıyı da orada yapmayı önerdim. Ama sevgilim poğaça diye tutturmuştu. Büfede olmayınca, çarşıya gidelim diye önerdim. Teklifim reddedildi ve kendimizi belediyenin kafesinde bulduk. Tabii ki orada da poğaça yoktu. Sevgilimin maaşı o sabah yatmıştı. “Kahvaltı benden,” dedi. İki tost, bir sade omlet ve 4 çaya 60 TL hesabı o ödedi yani. Sabah sabah yediğimiz bu hoş kazığın üzerine ben de bir sigara yaktım. Dumanı, “Bugün beni hiç kimse sinirlendiremez, hiçbir şey sindiremez,” diye düşünerek, pusun ardından güçlükle görebildiğim Adalar’a doğru üfledim. Sonra deniz otobüsüne bindik.

Deniz otobüsleri gerçekten çok hızlı. Yani bana göre fazla hızla. Denizi bir hışımla yararak ilerleyen aracın içinden köpüklere ve dalgalara büyülenmiş gibi bakıyordum. Daha ne olduğunu anlamadan Yenikapı’ya vardık. Elif’le Alişer burada katıldılar bize. Uçaktakileri andıran koltuklarda yayılarak Adalar’a doğru yola çıktık. Koltukta deniz otobüsünde olduğu söylenen kantinin reklamı yazılıydı. Alişer bir şeyler almaya gitti ve iki dakika sonra geri döndü. Kantin mantin yoktu. “Reklamı niye koymuşlar o zaman?” diye düşünürken Kınalıada’ya vardığımızı bildiren metalik kadın sesli anons duyuldu.

Büyükada cehenneminden uzak durun!

Ben, ikinci durağın Heybeli olduğu konusunda ısrarcıydım. Sevgilim, “Burgaz,” dedi ama beni inandıramadı. İkinci durak Burgaz’dı gerçekten. Bozuntuya vermedim. Deniz otobüsü bayağı bir boşalmıştı. “İnşallah Heybeli’de sadece biz ineriz,” diye dilek tuttum. Gerçekten de öyle oldu. 5-6 kişi indik Heybeli’de ve kalanları Büyükada cehennemine uğurladık.

Benim bildiğim Büyükada, Hafta sonu Büyükada’sı. Hafta sonları Büyükada, kebap ve at dışkısı kokar. İki koku birbirine girer. Aşırı kalabalıktır. Vapurdan, deniz otobüsünden inmek bile uzun sürer. Faytonlarda, restoranlarda, kafelerde, dondurmacılarda, her yerde kuyruk vardır. Akülü bisiklet dehşeti yaşanmaktadır. Atlar, bir an önce yeni müşteri kapabilmek için ölümüne koşturulmaktadır. Restoranları pahalıdır. Her yer çöptür. Kıyıda çöp vardır. Kaldırımda çöp vardır. Yolda çöp vardır. Ormanın içinde çöp vardır. Hafta sonu Büyükada’sı benim için güzel bir yer değildir. O yüzden Heybeli’ye ayak bastığımda bir daha şaşırdım. Ada bomboştu. Ulan, Lost‘taki bu meşhur ada mısın yoksa mübarek?

Ormanın içinde bir başına

Elif ve Alişer’i bir başlarına bırakarak koşmaya başladık.

İskele, kabaca, adanın doğusunda yer alıyor. Adanın sakinliğine saygısızlık etmemek için hafif bir tempoda, kuzeye doğru yol almaya başladık. Birbirinden güzel Heybeliada evleri solumuzda, deniz sağımızda, harika bir başlangıç yaptık. Değirmen Burnu Tabiat Parkı girişindeki güvenlik görevlisiyle selamlaştıktan sonra kendimizi ormanın içinde bulduk. Gerçekten çok güzel bir park. Ağaçların verdiği serinliğin de yardımıyla tempomuzu biraz artırdık. Deniz tarafının büyük bölümüne piknik alanları yapılmış ama kesinlikle rahatsız etmiyor. Zaten işin güzel tarafı, hepsinin bomboş olmasıydı. Ormanın içinde tek başımıza koşuyorduk adeta.

Özlediğim şey; ağaçlar…

Parktan çıkınca yeniden Heybeliada evlerinin içinde buluyorsunuz kendinizi. Bomboş sokaklarda yokuş yukarı koştuk. Benim bir yokuş canavarı olduğumu biliyorsunuz ama sevgilim henüz değil, dolayısıyla koşmayı bırakıp yürüdü. “Niye koşmuyorsun?” diye sorduğumda bir şeyler mırıldandı ama anlamadım. Muhtemelen küfretti! Yolun yarısını tamamlamıştık neredeyse.

Herkes yokuş koşamaz!

Nefis bir yol bizi güneybatıya doğru yönlendiriyordu. Yine ormanın içindeydik. Bir çıkıyor, bir iniyorduk. Zorlu bir parkur ama güzel. Tek bir derdim vardı; Beşiktaş’ta içtiğim çaylar mesaneme baskı yapmaya başlamıştı. Çözdüm olayı hemen tabii ki!

Kendimden geçmiştim. Keşke parkur daha uzun olsaydı diye düşündüm. 20-25 kilometre bile koşabilirdim bu güzelliğin içinde. Adanın en güzel yerine henüz gelmediğimi bilmiyordum bile. Güneyden tekrar batıya doğru hafifçe tırmanmaya başladık ve tepeden Çam Limanı’nı gördük. Şimdi sağımız deniz, solumuz orman olacak şekilde limana inecektik. Manzaradan gözlerimi alamıyordum. Bir baktım, sevgilim öne geçmiş deparla. Ancak yetişebildim.

Beş kilometreyi devirmiştik. Sahilde kısa bir su molası verdik. Sanatoryuma çıkan bayağı dik bir yokuş bizi bekliyordu. O son yokuşu da tırmandık ve iskeleye ulaştık. Yedi kilometreyi fotoğraf çekmesiyle, videosuyla, çişiyle, su içmesiyle 50 dakikada tamamlamıştık. Gayet iyi bence.

Kalorileri geri alırken…

Yazı bitmedi henüz. Buraya kadar sabrettiniz, iki dakika daha okuyabilirsiniz diye düşünüyorum.

Uzun mesafe koştuktan sonra ne yapar insanlar? Esneme hareketleri mesela ya da benzer egzersizler. Güzel bir duş alır ya da. Biz tabii öyle yapmadık. Elif ve Alişer’le Halki Restoran’da buluştuk ve hemen rakıya oturduk. Kaybettiğim onca kaloriyi nasıl geri alabilecektim yoksa?