Cumartesi gecesi geç saatlere kadar devam eden mesainin ardından bitkin bir şekilde yorgunluktan sızmış, bir o kadar da Pazar sabahının vapur trafiğini kaçırmamak adına da erken uyanmıştı Abidin.

Kanatlarını gererken uyanır uyanmaz iskeledeki tarihi saate takıldı gözü, ilk vapurun hareketine az kalmıştı. Refleks olarak saatin hemen yanında, hava durumunu gösteren ekrana da baktı. Daha önce ağzı yanmıştı havanın gazabından. Artık saatlik hava durumuna bakmadan denize açılmıyordu. Geçen, tam da mesai bitiminde takip ettiği vapuru izlerken yakalandığı dolu az kalsın ölümüne neden olacaktı. Neyse ki gurur yapmayıp vapura sığınmıştı.

Doğduğunda dedesi koymuştu Abidin ismini; ne anlamını bilir, ne de ismine takılırdı. Ama geçen sene galiba yine bu zamanlar, yine vapur arkasında seferdeyken üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğü genç bir kız, galiba Abidin’in diğerlerinden farklı olarak bu kanat çırpmalarını sadece karnını doyurmak için değil de tutkuyla, keyifle yapmasından ve izleyenlere de güzel bir görsel şölen sunmasından dolayı kendisine “Jonathan” diye seslenmiş, yılların Bostancı çocuğu Abidin o hafta sonu itibarıyla, biraz da arkadaşlarının dalga geçmek için söylemeleriyle birlikte artık Martı Jon olmuştu.

İşte yine bir Pazar günü ekmeğinin peşinden gitmek için erkenden uyanmış, Ada vapuru için ismini sıraya yazdırmıştı Abidin, yani Jon. Martılar için de tıpkı taksi durağı gibiydi vapur arkası organizasyonlar. Hafta sonları ilk seferler hep daha sakin geçerdi, tecrübelerine göre ikinci ve hatta üçüncü seferden sonra işlerinin açılacağını bilirdi. Yine de uyanır uyanmaz erken sefere çıkmayı seviyordu.

İşte o esnada güverteye çıkan bir grup gençle ilk göz göze geldiğinde şanslı seferinde olduğunu anlamıştı. Ellerinde telefon değil de, fotoğraf makinesi olmalarından fotoğraf konusunda profesyonel oldukları, bir de üstelik yanlarında yiyecek getirmeleriyle sadece fotoğraf değil vapur fotoğrafçılığı konusunda da grubun tecrübeli olduğu anlaşılıyordu.

Ekipteki hareketlilik ilk düdük sesiyle başladı. Vapurun çalışan moturunun arka tarafta meydana getirdiği dalgalanmaların sesinde, görev dağılımını iyi uyguluyorlar; iki kişi simit atıyor, dört kişi ise Jon ve arkadaşlarının fotoğraflarını çekiyordu.

“İşte özlediğim sahne!” cümlesi geçerken güverteye doğru sortisini yapan Jon, makinelere poz vermeyi yine unutmamıştı. Kendine koyduğu iş disiplininin en önemli parçasıydı poz vermek. “Ne kadar poz, o kadar simit” öğüdünü dinleyerek büyümüştü yıllarını vapur arkasında kanat çırparak geçiren büyüklerinden. Birkaç güzel pozun ardından doyan karnıyla sırasını arkadaşlarına bırakan Jon, güzel başlayan bir günün aynı güzellikle devam etmesi umuduyla kanatlarını özgürce Marmara’nın maviliklerine, bir sonraki sefer için Bostancı’ya dönmek için çırpmaya başlamıştı.