Önceki yazılarımdan, artık başıma tuhaf şeylerin gelmesinin benim tarafımdan ne kadar normal karşılandığını anlamışsınızdır. Bu son yaşadığım olayı da başkası anlatsa,”Yok artık!” diyerek inanmayacak insanların, konu ben olunca, “Acaba olabilir mi?” diye durup düşündüklerine şahit oldum.

Binlerce yıl önce Yunan topraklarında filozofluktan ekmek yiyen bir zatın da dediği gibi; “Tanrı uzun ve sağlıklı yaşatmak istediği kullarını Datça’ya gönderir.” Yıllar önce duyduğum bu cümleye istinaden, açıkçası bir yaşıma kadar bekledim, baktım gönderen yok, kendi imkânlarımla ömrümü uzatmak için, Can Baba’nın “denizi ayrı deniz, havası ayrı hava” diye üzerine kitap yazılabilecek dizelerinin ülkesine, onun da mavisi derinliklerine huzur diye işlenen başkentine, Palamutbükü’ne kimse göndermeden, kendi başıma geldim.

Kim ne der bilmiyorum ama bu mavisine çizgi çizilmiş uzun sahil şeridindeki her bir çakıltaşı dünyanın dört bir yanında mavide huzuru bulmak üzere yollarda kaybolanları temsil ediyor olmalı. Hem yerde hem gökte, huzurun yanı başına kadar gelip onu göremeyenleri…

İşte o sahilde huzurun metrelerce ilerimde olduğumu bilerek yürürken, o mavilikler içerisinde duran bir sopa dikkatimi çekti. Ne yalan söyleyeyim, merak içimde bir kor, tepemdeki güneş ile kapışır. Ben hiçbir şey olmamış gibi devam etmek istedikçe merak bir o kadar beni ele geçirmeye, “Sahilde yürüme ayakların yanar, denize doğru yürü, orası daha serin,” söylemiyle kandırmaya çalışıyor. Her durumda yanacağımın bilincinde, sopaya doğru yürüyorum.

Sopanın yanına gidince tatmin olacağıma inanmak aptallık biliyordum ve anında kendimi sopayı saplandığı yerden çekerken buldum. Tam sopayı sanki Excalibur’u çıkaran Kral Arthur edasıyla, merakımı yendiğimi düşündüğüm bir zaferle havaya kaldırmıştım ki, denizin ayaklarımın altında kıpırdandığını hissettiğimde, suların girdap şeklinde sopayı çıkardığım delikten hızlıca içeri aktığını gördüm. O sopa sandığım şey ise resmen dünyanın karadeliğini tıkayan tıpaymış.

Denizin kıyıdan hızlıca çekildiğini fark eden bir amca, koşar adımla bir panikle yanıma geldi. Sopayı benim çıkardığım yere hızlıca yerleştirdi. Denizin sakinleşmesi onu da rahatlatınca, rahatlama sırası bana gelmişti.

“Gel evlat bir çay içelim, korkmuşsundur,” dedi. Biz İsmail abiden biliyoruz, çay içen adam kötü olmaz; tereddütsüz gittim, kahve gibi bir yere oturduk ama çayı kendi getirdi ve bana o sopanın hikâyesini anlattı. Benim gibi meraklı insanların az olmadığını, sırf zırt pırt o sopayı yerinden sökenler yüzünden muhtarın kendisine bu görevi verdiğinden bahsetti.

“Milletin sahilinde cankurtaran durur, bizim buralarda baksana ben duruyorum. Ben de bugün sayende yine dünyayı kurtardım,” dedi. Biraz utanmış, yanaklarım kızarmıştı, mahcup bir ses tonuyla, “Bilmiyordum,” dedim. “Canın sağ olsun oğlum,” derken biten bardağımdaki çayımı tazeliyordu.

Bir hikâyeden iki ders çıkarmıştım: Bir kere daha şahit olmuştum ki, çay içen adamlar iyidir, hatta içlerinden bazıları dünyayı kurtaracak kadar bile iyi olabilmektedir. İkinci olarak da, merak vücudunuza giren virüs gibidir, baktınız ateşiniz yükseliyorsa dinlenin, virüse yenilmeyin. Belki dünyanın sonuna değil ama sizin dünyanıza mal olabilir.