Yazı: Çağla Üren

Barış Tuna’nın “Cennette Uzun Bir Kış” romanı geçtiğimiz Mayıs ayında Okuyan Us Yayınları’ndan çıktı. Kitapla ilk karşılaştığımda öncelikle isminin çok başarılı olduğunu düşündüm. Çünkü bu isim bana yaşadığımız ülkeyi hatırlattı. “Yok başka bir cehennem!” mi demeliyiz yoksa cennetimize uzun bir kış mı çöktü?

Dört başı tarihle, fedakârlık, devrim ve çeşitli güzelliklerle dolu bir ülkede yaşıyoruz. Çoğumuzun bu ülkeden vazgeçememesi de bu yüzden. Ancak son günlerde ülkemizin hızla ulaştığı delilik seviyesine ayak uyduramadığımız için bizler de deliriyoruz. Tıpkı şu popüler dizi Game Of Thrones’taki gibi kışın yaklaşmakta olduğunu biliyorduk ve buna engel olamadık.

Aslında eskiden beri toplumda var olan ancak baskılanan kötülükler, şiddet ve taciz kültürü son zamanlarda oldukça görünür hale geldi ve bununla da kalmayarak yaygınlaştı. İnsanlarımız fakirleştikçe biat kültürüne teslim oldu, teslim oldukça gencecik insanlar şu an anlayamadığımız şekilde “canavarlara” dönüştü. Bizler ise bencil davrandık. Hem geleceğimizin, yani çocuklarımızın hem de bugünümüzün girdiği karanlığa göz yumduk. Sonrasını ise hepimiz biliyoruz.

Cennette Uzun Bir Kış romanını yazarken yazar da bunları düşündü mü, bilmiyorum. Ancak kitabın, tam olarak Türkiye’nin “kışını” anlattığını ve bu kıştan çeşitli şekillerde etkilenerek “ötekileşen” farklı kesimden insanları konu aldığını söyleyebilirim.

Kitap; Aslı, Meral ve Umut olmak üzere üç ana karakter etrafında şekilleniyor. Aslı, yabancı ülkelerde eğitim görmüş, ekonomik durumu iyi olan ve sürüye uyum sağlayamamış, aykırı bir kadın. Meral ise taşralı ve Alevi bir ailenin zorluklarla büyümüş bir kızı. Ancak o da oldukça aykırı bir yaşam tarzına sahip. Meral küçüklüğünden bu yana yaşadığı ortamı beğenmiyor, kolejli biriyle evlenme hayali kuruyor. Umut da Meral ile benzer ortamda yaşamını sürdüren biri. Ancak o, ne Meral gibi zengin hayatına özeniyor ne de mahallenin kültürüne uyum sağlayarak kabadayı rolüne giriyor. Umut oldukça olgun bir çocuk. Kitapta kısaca bahsettiğimiz bu üç ana karakterin yaşamlarına giriyor ve yollarının nasıl kesiştiğine tanık oluyoruz.

Bunların yanı sıra romanda karakterler üzerinden çeşitli toplumsal konuların işlendiğini de söyleyebiliriz. Bunlar, ekonomik farklılıklar, Alevilik, mahalle kültürü ve baskısı, kadın sorunu ve en önemlisi de taciz konusu. Dilerseniz yazının geri kalanında bu konuların kitapta nasıl işlendiğine göz atalım.

Baharı beklerken: Meral, Aslı ve Umut

Meral ve Aslı ekonomik açıdan oldukça farklı hayatlar yaşamış iki karakter. Ancak ikisi de ailesine karşı büyük bir nefret duyuyor. Onları bu ortak noktada birleştiren şey ise küçük yaşta akrabaları tarafından tacize uğramış ve ailelerinden destek görememiş olmaları.

Aslı, babası tarafından taciz edilirken annesi, yaşam tarzından ödün veremediği ve içinde bulunduğu statükoyu devam ettirmek istediği için bu duruma sessiz kalmış: “Birkaç gün sonra ölü toprağı serpilmiş hayatına kaldığı yerden devam edebilmek içinmiş o sinsi, o bencil sükuneti.”

Aslı’nın annesinin babasından boşanması ise daha sonra aldatılması, bunun ayyuka çıkması ve “Konu komşu ne der?” korkusuyla gerçekleşiyor. İşte bu nedenle Aslı, ailesine karşı derin bir nefret duyuyor ve ondan yapmasını istedikleri ne varsa tam tersini yaparak kendini gerçekleştirmeye çalışıyor. İş bulup kendine düzenli bir hayat kurmuyor, evlenmiyor ve “hayırlı bir evlat” olmuyor. Aksine tehlikeli ne kadar şey varsa yaparak ölmeyi bekliyor.

Meral’in yaşadığı tacize sessiz kalınmasının sebebi ise alt sınıflara özgü bir durum. Bu sessizlik, Meral’in yaşadığı çevrenin geleneksel ve kapalı yapısına dayanıyor. Meral, amcası ve dayısı tarafından küçük yaşta sistematik tacize uğrarken, annesi ve babası kızları yerine kardeşlerinden taraf tutma ve onlara inanma potansiyeline sahip. Aile her ne kadar Alevi de olsa, yani çoğu Sünni aileye göre daha laik bir yaşam tarzına sahip de olsa evin kızının sözü değer taşımıyor. Meral’in yaşadığı bu durum kitapta şu şekilde özetleniyor:

“Mahallenin kasabı, manavı ya da bakkalı çakkalı değildi ki onlar. El değildiler; annesinin sabah akşam tekrarladığı gibi canları ciğerleriydi. Elin adamlarına karşı sağlanan aile dayanışması, etle tırnak olunan sülaleye karşı daha ilk dakikada çatırdayabilirdi.”

Meral’in ailesine karşı hissettiği nefret ise Aslı’nın yaşadığından farklı şekillerde ortaya çıkıyor. Meral, zengin ve evli erkeklerle yaşadığı ilişkiler sayesinde kazandığı bol miktarda parayı ailesine vererek, onları aldığı pahalı hediyelerle mahcup ederek onlardan intikam almayı deniyor.

Kitap, bu ana karakterlerin ve yan karakterlerin farklı yaşam tarzları sayesinde zengin ayrıntılara sahip. Taciz konusunun yanı sıra mahalle baskısı da işlenen temalardan biri. Bu durum da yine Aslı’nın ve Meral’in aykırı yaşam tarzları sayesinde açığa çıkıyor. Çünkü etraflarındaki insanlar ve özellikle kadınlar, üstlerine vazife olmadıkları halde Aslı ve Meral’i yargılama hakkını kendilerinde buluyor:

“Güçlü olan tarafta yer almalarına rağmen erkekler hemcins dayanışmasına kolaylıkla icabet ederken madalyonun zayıf tarafındaki kadınlar neden hemcinslerinin ayağını kaydırmakla meşguller?”

Meral civardaki kadınların kendisine davranışları konusunda bunları düşünürken mahallenin kızları ise Meral’in de “mahalle kızı” olduğu için onun bedeni üzerinde tasarruf hakkını kendilerinde görerek her fırsatta onun dedikodusunu yapıyor. Aslı’nın çevresinde de durum farklı değil. Aslı sıradan insanlar gibi hiçbir şeyi sorgulamadan yaşamayı reddettiği için girdiği işlerde tutunamıyor ve sürekli iş değiştiriyor. Ancak akrabalar ve aile dostları bu konuda daha “derinlikli” fikirlere sahip olacak ki, “Ne yapıyor da işten sürekli atılıyor?” diye sorguluyor.

Bunun yanı sıra Meral sözkonusu olduğunda mahalle baskısı, sadece onun aykırı yaşam tarzı için değil, Alevi olduğu için de devreye giriyor. Alevilerin seks ayinleri yaptığını düşünen Sünni bir mahallede yaşamaya çalışan aile, küçüklüğünden bu yana Meral’i Alevi olduğunu söylememesi konusunda tembihliyor. Yatılı hemşirelik okulunda Meral, Alevi olduğunu saklayabilse de mahalle ortamında bunu saklamak mümkün olmuyor. Bu yüzden Meral’in tüm ahlaksızlığı mahalleliye göre, babası ve dedesi ile seks yaptığı Alevi ayinlerinden geliyor.

Anlatım gücü ve gözlem

Kitabın üslubundan bahsetmek gerekirse ilk olarak yazarın çoksesli bir anlatım kurduğunu söyleyebiliriz. Kitabın Aslı ile ilgili olan bölümlerinde anlatım birinci tekil şahıs üzerinden kurulurken Meral ile ilgili kısımlar, Tanrısal bakış açısı ile anlatılıyor. Daha sonra ise karakterleri birbirinin gözünden göreceğimiz bölümler geliyor. Burada benim dikkatimi çeken en önemli şey, bir karakterin farklı cinsiyette bir yazarın ağzından oldukça başarılı şekilde anlatması.

Edebiyat eleştirisi sözkonusu olduğunda bir kitabın anlatıcısı ve yazarı farklı kişiler olarak ele alınır. Anlatıcı ve yazar yer yer yakınlaşabilir. Bu olumlu ya da olumsuz eleştirinin konusu olabilir. Ancak ne yazık ki güncel birçok kitapta erkek yazarların kadın karakterleri erkeksi konuşturduğu ve gerçekçilikten uzaklaştığı görülür. Örneğin, geçtiğimiz aylarda Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ında benzer bir anlatım denendi ve sonuç facia oldu. Çünkü kitapta Kırmızı Saçlı Kadın‘ın değil, Orhan Pamuk’un konuştuğu çok belliydi. Örneğin Kırmızı Saçlı Kadın, saçındaki kınadan “Kına boyası ile boyadım,” diye bahsettiğinde anlatıda bir kadın değil de babam konuşuyor gibi hissetmiştim.

İşte bu nedenle Barış Tuna’nın anlatımı gözüme çarptı. Kadın karakterlerin ağdadan kuaför muhabbetlerine ve cinsellik, kıyafet vb. konulara kadar konuştuğu anlatıda bu tip hata ve aksaklıklara anlatıcı fırsat vermiyor ve bu durum da gerçekçiliğini artırıyor. Bu nedenle kadınların konuştuğu bölümleri okurken, “Burada kadın anlatıcı var,” diyebiliyorsunuz.

Anlatım gücü konusundaki en önemli düşüncelerimden biri de yazarın gerçekten iyi gözlem yapmış olması. Leyla Erbil’in eleştiri ve kuramsal yazılarının toplandığı Zihin Kuşları adlı kitabında yazar, “Sait Faik’te Göz” yazısında Sait Faik hikâyelerinde göz, duyma ve gözlemleme ile ilgili kelimelerden yola çıkarak Sait Faik’in gözlem gücünü tartışır. Oldukça etkileyici olan bu yazı birçok insan gibi beni de etkilediğinden okuduğum kitaplardaki gözlem gücüne ve betimlemelere daha fazla dikkat etmeye başladım.

Cennette Uzun Bir Kış kitabında gördüğüm önemli bir ayrıntı da anlatıcının gözlem gücünü oldukça iyi kullandığı ve betimlemelere oldukça fazla yer vererek öne çıkardığıdır. Kitapta Umut’un, Serhat’ın ve Meral’in yaşadığı evler ve mahalleler, Aslı’nın iş başvurusu yapmak için gittiği şirketlerdeki ortam ve yine Aslı’nın gittiği barlar ile öğrenci evleri oldukça gerçekçi ve ayrıntılı şekilde betimleniyor.

Sonuç yerine

Toparlamak gerekirse Cennette Uzun Bir Kış aynı ülkede yaşayıp hayatlarına ve sorunlarına gözlerimizi kapadığımız insanları konu alan, çocuklukta yaşanan şeylerin; özellikle fakirliğin, şiddetin ve tacizin bütün hayatımızı ve kişiliğimizi nasıl etkilediğini gösteren eleştirel bir kitap. Bu anlamda ülkemizin yaşadığı “kış mevsimini” de gözler önüne seriyor. Ayrıca okurken zevk alacağınız ve akıcılığı sayesinde kısa sürede bitirebileceğiniz kitabı, güncel kitaplarla ilgili olan okurların atlamaması gerekiyor.