Geride bıraktığımız hafta içinde önemli bir serginin açılışı için İzmir’e düştü yolum. Son yıllarda hep ateş almaya gidermiş gibi oldu İzmir seyahatlerim, bu kez de durum değişmedi maalesef. Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Su Manzaraları Seçkisi sergisindeki eserleri çıplak gözle görmek ferahlatıcıydı neyse ki. Hele ertesi sabah yaptığım küçük Kordon turunda teselliyi tamamıyla buldum. İçim acısa da…

Efendim, küçük yaşlardan itibaren en azından yetişkinliğe erişine kadar bütün yazlarını İzmir’de geçirmiş biri olarak kentin geldiği hal beni fazlasıyla üzüyor. İzmir, hâlâ İstanbul cehennemine ve tabii ki hemen hemen her kentimize göre çok güzel, medeni, çağdaş. Kimseye minnet etmeyen yapısıyla fark yaratıyor; samimi, insanı sarıp sarmalayan bir havası var. Gelgelelim Türkiye’de hiçbir güzelliğin sonsuza dek yaşayamayacağı gibi o da çarpık kentleşmeden, kentsel dönüşümden, her köşe başında kurulan şantiyelerden, göçle artan nüfustan, hoyratlıktan, kısacası bilumum çirkinlikten yakasını kurtaramamış, kurtaramıyor.

Eski Kordon’a özlem

Sabahın çok erken saatlerinde köpecikler, kumru ve güvercinler eşliğinde Alsancak Kordon’da yaptığım küçük yürüyüşte kafamı kaldırıp karşı kıyıya yani Karşıyaka’ya ve tepelere baktığımda aklımdan geçirdiklerim bunlardı. Kordon’un eski halini bilirim. Denizin yanından geçerdi yol. Karakteristik kaldırımda yürürken püfür püfür esen imbatın getirdiği iyot kokusunu ciğerinizin bir köşesine hapseder, dalgalara dalıp giderdiniz.

Denizin doldurulmasının üzerinden yıllar geçti. Yolun suyla irtibatı kesildi. Yürüyüş ve bisiklet yolları yapıldı gerçi ama… Canım Kordon hatıralarda kaldı. Modernleşme uğruna eskinin güzelliklerine sırt çevirmek bizde ata sporu maalesef! Kişi, parti, belediye ayırmıyor. Değerlerimizi yaşatmak yerine yerlerine birtakım ucubeleri dikiveriyoruz kaşla göz arasında.

Avrupa peyzaj resmine yakından bakış

Daha çok sözüm var ama İzmir’de olma amacım başka: Alsancak’ta çok güzel ve özel tarihi bir binada (eski Fransız Konsolosluk Binası burası. İşte eskiye, geçmişe saygı bu) hizmet veren Arkas Sanat Merkezi’ndeki Su Manzaraları Seçkisi sergisinin açılışı için bir kez daha çocukluğumun geçtiği İzmir’deyim.

Henry Charles Seaforth, 1864

Su Manzaraları Seçkisi, Batı resim geleneğinin önemli bir bölümünü oluşturan peyzaj resmine ışık tutuyor. 19. yüzyılın ilk yarısından 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanan süreçte ortaya çıkan eserlerden oluşan seçki, Avrupa peyzaj resminin önemli temsilcilerini tek çatı altında topluyor.

Eugéne Boudin

Tamamı Arkas Koleksiyonu’ndan seçilen, birçok farklı yaklaşımdan ilham alan eserler, dönemin yetenek yoğunluğuna işaret ediyor. Sergide yer alan eserler, Seine Nehri’nin kıyılarından İskoçya ve Alpler’deki göllere, Akdeniz’in sıcak ışığına, Kuzey Denizi’nden Avrupa’nın ırmaklarına uzanan geniş bir coğrafyaya ait tasvirlerle izleyicileri masalsı bir gezintiye davet ediyor. Biz de o davete icabet ediyoruz gazeteci dostlarımız ve seçkin konuklarla birlikte.

Johannes Hermann Brandt, 1918

Bay Arkas’ın heyecanına ortak oluyoruz

Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, serginin açılışı öncesi heyecanlı. “Neden su?” sorusuna, “Çünkü odalardan çıkıp dışarıda tasvire başladığınız zaman, su çekici bir şey; sudan, denizden, gölden, deniz kenarından, nehir kenarından, göl kenarından etkileniyoruz. Su, hayat ama aynı zamanda güzellik. Benim mesleğim deniz üzerine olduğu ve çocukluğum da deniz kenarında geçtiği için denizle, suyla ilgili konulara hep özendim,” diyor gözlerinin içi gülerek. Sonrasında vakur bir biçimde ama bir yandan da adeta küçük bir çocukmuşçasına neşeli adımlarla sergiyi gezdiriyor bize.

Soldan sağa: Arkas Sanat Merkezi Sanat Danışmanı Müjde Unustası, Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, sergi küratörü Jean Luc Maeso

Sergi önemli: Bir kere, böylesine kıymetli bir koleksiyonu dünya üzerinde bir arada görmenin imkânı yok, onu söyleyeyim. İkincisi, sergideki eserlerin büyük kısmı ilk kez ziyarete açılıyor. Üçüncüsü, resimlerin çoğunluğundan bir ferahlık hissi yayılıyor salonlara. İnsanı rahatlatıyor su teması. Çeşitli savaş sahnelerinin canlandırıldığı, hırçın dalgaların resmedildiği eserler hariç tabii. Onlar, gerçekmişçesine ürkütücü… Belki eserleri korumak için salonların sabit bir ısıda tutulmasının da etkisi vardır ama tüylerim ürpermedi değil zaman zaman…

Eserlerin büyük bölümü ilk kez sergileniyor

Jules Achille Noel, 1867

Eugéne Boudin’den Jean-Baptiste Camille Corot’ya, Maurice de Vlaminck’ten Francis Picabia’ya, Henry Lebsque’dan Hippolyte Camille Delpy’ye 70 önemli ressamın 88 eseri, 29 Aralık’a kadar görülebilir.

Sergiyi pazartesileri hariç, Salı-Pazar 10:00-18:00, Perşembe günüyse 10:00-20:00 saatleri arasında gezebilirsiniz. Üstelik ücretsiz olduğunu hatırlatayım…

Henry Moore, 1876

Bay Arkas’ın vizyonuna, kazandıklarını topluma geri verme arzusuna, çelebiliğine şapka çıkartılmaz da ne yapılır?

LA Mahzen’de küçük bir mola

Yeniden İzmir’e dönersek, sondan başa sarayım izninizle; en azından birkaç saatinizi Torbalı’daki Lucien Arkas Bağları’na ayırmanızı öneriyorum. Burada sizi şık bir mahzenle kalburüstü bir lokanta karşılayacak. Mönü sağlam, servis 1. sınıf, şaraplar da öyle. Çevrenin alabildiğine sessizliğiyse ekmek kadayıfının üzerindeki manda kaymağı misali. Eh yıllardır yeme-içme üzerine yaza yaza benzetmeler de böyle oluyor, affedin!

Siz iyisi mi kendi gözlerinizle görün, huzur ve mutluluk dolun…

www.lawines.com.tr
www.arkassanatmerkezi.com

Kapak görseli: Maurice de Vlaminck