Hiç beklemediğim bir şey oldu; insanlar benimle koşmaya başladı. Hep tek başıma ya da sevgilimle, arada da arkadaşım Tuncay ile koşardım ama bu hafta nedense bir grup olmaya başladık. Dört kişilik ufak bir grup…

Sonunda benim de artık bir koşu grubum var. Şimdi sıra, bu gruba afili bir isim bulmak (mümkün olursa yabancı, ranlı runlu) ve sonrasında da işi paraya dökmekte. Gelsin sponsorluklar, beleş kıyafet ve aksesuarlar, gelsin paracıklar, yaşam koçlukları ve felsefi ukalalıklar. Şaka, tabii ki öyle bir şey olmayacak. Bu benim grubum, Tuncay’ın grubu, Latif’in grubu, sevgilim’in grubu. Eğlenmek, iyi hissetmek, kendimizi denemek, birbirimize destek olmak, gezmek, bilmediğimiz yerlerde koşmak, midye yemek ve bira içmek için oluşan bir grup bu.

“Tatlı tatlı uyumak varken…” demeyin

Bu minik grubun oluşmasına giden süreç iki ay önce başladı. Uzun zamandır koşmayan ve kendini iyi hissetmeyen Tuncay, bana yeniden katılmak istediğini söyledi. Sabah koşuları yapmaya karar verdik. Her pazartesi, çarşamba ve cuma sabahları, saat 6 gibi Etiler’den başlayarak Boğaz hattında turlar atacaktık. Tuncay’ı yeniden alıştırmak için 3K’lık rotalarla başladık. İkinci hafta 4K, üçüncü hafta da 5K’ya çıktık. Hafta sonları da denk geldiğinde, 6-7 kilometrelik parkurlar koştuk.

Atlet değilseniz, sabahın köründe kalkıp güne koşarak başlamak, kendinizi ve genel olarak hayatı sorgulamanıza yol açıyor. Tatlı tatlı uyumak varken erken kalkıp koşmak da nereden çıktı? Ne gerek var? Değer mi? Ama inanın değiyor. Şehrin gürültüsü ve rutininin henüz uyanmadığı o erken saatlerde bomboş cadde ve sokaklara adım atmak, son yıllarda maruz kaldığı beton bombardımanı sebebiyle iyi yaşanacak bir yer olmaktan çoktan çıkmış İstanbul’u yeniden sevmeme sebep oldu. Sabahları, o diğer sesleri duyuyorsunuz. Kuş cıvıltılarının, birbirlerine “Günaydın,” diyen balıkçıların, denizin, rüzgârın ve bazen yağmurun o bize insan olduğumuzu hatırlatan seslerini…

Latif sınıfı geçti

Sabah koşuları, Tuncay’a da bana da çok iyi geldi. Rutinime çok daha zinde, çok daha güçlü ve çok daha şevkle başladım. Daha az sigara içtim, uykuma daha fazla dikkat ettim. O koşuları hiç aksatmadık. Sanırım yakın çevremize saldığımız koşu hormonları sayesinde iki kişiyi daha zehirlemeyi başardık. Bunlardan biri sevgilim -ki o arada sırada benimle koşardı ama bir rutine oturtamadık- diğeri de Tuncay’ın büyük oğlu Latif (Tuncay’ın üç oğlu var bu arada).

Birlikte sokağa çıktığımız ilk gün amacım, Latif’in koşudan nefret etmemesini sağlamaktı. Tüm enerjimi buna harcayacaktım. 4 kilometrelik bir parkur belirledik. Uçaksavar’dan Arnavutköy, oradan da Bebek. Genel olarak düz ve yokuş aşağı. Bebek’teyse midye ısmarlayarak ekibi ödüllendirecektim. Koşu boyunca Latif’in yanından ayrılmadım. Yokuş yukarı, aşağıya nasıl koşması gerektiğini, nefes egzersizlerini gösterdim. Beyninin verdiği, “Yoruldun, dur şimdi,” mesajlarını nasıl duymazlıktan gelebileceğini gösterdim. Latif, örnek bir öğrenci çıktı. Parkuru bayılmadan bitirmeyi başardı; hem de 32 dakikada. Hiç fena değil.

Sonra midyeciye girdik. 1,5 yıldır Silivri’de yaşayan ve artık şehre dönmeye karar verdiği için ev bulana kadar bende kalacak sevgili Barış da katıldı bize (Barış’ı da koşuya alıştırdığım gün emekli olacağım). 120 tane midyeye 180 TL ödedikten sonra Küçük Bebek Yokuşu’nu çıkıp Hisarüstü’nde biraya oturduk. Buradaki mekâna da 300 TL bayıldım. İlk koşu grubumu bir arada tutmak uğruna harcadığım motivasyon çabalarım bana 500 TL’ye patlamıştı ama sonra Latif’ten, “Kaya Ağabey, cuma da koşalım,” sözlerini duyunca çok mutlu oldum. Hemen planları yaptık. Etiler’den Beşiktaş’a Barbaros Bulvarı üzerinden koşmaya karar verdik. Daha önce koştuğum için biliyorum: Tam 6 kilometre.

Rota değiştiriyoruz

İşten eve gelmeler filan, cuma akşamı 20:30 gibi yola çıktık. Nispetiye Caddesi’nden Akmerkez’e doğru halen devam eden yoğun araç trafiğine fazla bulaşmak istemedik. Koşarken karbonmonoksit solumak, sağlığa pek yararlı değil. Ara sokaklardan Akmerkez’e ulaştık. Yeniden Nispetiye’ye çıkarken Tuncay rota değişikliği önerdi. Beşiktaş’a bulvardan değil, Ortaköy üzerinden koşmayı önerdi. Sevgilim, “Tamam,” dedi. Latif ise babasına karşı çıkmamak için sesini çıkarmadı. Tuncay’ın yanına yaklaşıp parkuru yaklaşık 1,5K uzattığını hatırlattım. Ama Tuncay ısrarcıydı. Levent’in ara sokaklarından Zorlu’nun arkasına, Levazım Sitesi’ne yöneldik.

Kaldırımsız şehirde koşmak…

Bu kez vukuat yok ama…

Zorlu’yu atlattıktan sonra trafik iyice azalmıştı. Ortaköy’e inen son rampada kaldırım yapmak kimsenin aklına gelmediği için yolun ortasından koştuk. Gelen araçlar bize inadına korna çalıyordu. Zaten bu yol, benim daha önce vukuata karıştığım bir yerdi. Araçlara meydan okumaya devam ederek Ortaköy’e indik. Bundan sonrası kritikti. Latif, artık gücünün sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Yüzünü bir acı ifadesi kaplamış, kesik ve seri şekilde ağızdan nefes alıyordu. Sevgilim ve Tuncay önde, kaptırmış gidiyorlardı. Yavaşlayıp Latif ile birlikte koşmaya başladım.

Son düzlük, ha gayret…

Sıra keyif çatmakta

Latif’e, istersek durabileceğimizi söyledim ama o durmadı. Nefesini düzenlemeyi başardı. O sırada Tuncay da -baba yüreği işte- yavaşlamıştı. Oğlunun yanında olmak, ona moral vermek, onu alkışlamak istiyordu. Baba-oğulu bırakarak hızlandım. Son 1 kilometreyi deparlı koştum. Hedefe vardığımızda koşu aplikasyonum 43 dakika ve 7,3 kilometreyi gösteriyordu. Kısa süre sonra Tuncay ve Latif de geldiler. Mutluyduk. Başarmıştık…


Artık sıra, cuma gecesinin geri kalanının keyfini çıkarmaya gelmişti. Beşiktaş Çarşı’ya gidip midye ve kokoreç yedik. Bira içtik. Muhabbet ettik. Güldük. Gelecekten, ümitlerimizden, sevinçlerimizden bahsettik. Koşmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu bir kez daha anladık…

İyi hissettiren yorgunluk, böyle bir şey…