Duvarları sevmiyorum. Üzerine pembe çiçekler çizilmiş olsa bile. O çiçekleri ben çizmiş olsam bile. Duvarı bir zaman ben örmüş olsam, hatta ona alışmış olsam bile. Aslında vallahi hiç sevmiyorum. Zoraki bir saygı çizgisi. Sen dursan da karşısında, senin dışında her şeyi herkesi gösteren bir ayna. Sevmiyorum.

Koşar koşar çarparım ben o duvarlara. Hiç aldırmam. Kalkar, geri yürür, hız alır bir daha çarparım. Bir daha. Bazen sekerim. Duvarda izim kalsın kalmasın. İlle bir iz olacaksa o bende de kalabilir, sorun değil. (Finalde yöntemine değineceğim bunun.) Kanarım ya da kanamam. Kanarsam ve varsa duvarda bir çatlak, haksızca kanım içeri biraz sızar ya da sızmaz. Aldırmam, çarparım.

Ben duvarlara çarpmaya inanıyorum. Bunu seçtim mi bilmiyorum. Ama inanıyorum. Bazı şeylerin içine düşülür. Bazı şeylere doğuştan inanılır, bazı şeylere öğreti usulü. Seçilenler ve sevilenler bazı aynıdır, bazı farklı. Merdivenler olabilir mesela bazen duvarlarda. Ve siz koşarken aniden çekilebilir bu merdivenler. Biraz daha üzücüdür bazen bu. Ama ben zaten merdivenlere güvenmem. Sporun asıl amacına aykırıdır. En güvenceli haliyle bile kolları güçsüz olanlar için tuzak yapılardır bunlar. Pürüzsüz ve özenliyse kaygan, değil ise dikenlidirler. Ve her halükârda, ne niyetle uzatılmış-bırakılmış olurlarsa olsunlar, güvenilmez onlara. Bilerek de çekilmez üstelik bazen bunlar duvardan. Kötü niyet aranmaz. Bakarsın kayar bir iç çekişle. Ne bileyim, bir cümleye takılıp da gidiverir duvarın öbür yanına. Öyle bir şeyler olur işte.

Her duvar bin bir emekle, sebeple yapılır, öncelikle bunu bilmeli. O nedenle yıkmak kimsenin haddi ve hakkı değildir. Bakın bu önemli. Yıkma gücünüz ya da imtiyazınız da olabilir o duvarı. Bazen hiç olmaz ama bazen vardır, eşek gibi bilirsiniz. Bazen de var sanır, yanılırsınız, ama o ayrı konu. Çok ayrı, ayrılık bir konu o. Onu geçelim zaten bence. Geçebilenler hızla geçsin bu konuyu. Hemen.

Ne diyordum, evet, mesele duvarı yıkmak değil. Duvarla ancak iyi tanışmak için çarpışılır. Bu, bir hoşnutsuzluğu içselleştirmek amaçlı, sert, zorlu bir pratik olarak kabul edilmelidir. Yoksa herkesin duvarında, tarihinin geliştirdiği birbirinden özel varoluş denklemleri bir sanat eseri gibi dizilmiştir. Kıymetlidir. Siz, zorla yıktığınız bir duvarın vebalini ödeyemezsiniz efendim. Bakın ben bunu iyi bilirim.

Deli gibi görmek isteseniz de ardındakini, sonsuz kez düşünmelisiniz bunu. Hızınızı doğru ayarlamalısınız. Çünkü tırmanmaya gücünüz, etrafından dolaşmaya cesaretiniz olmayan hiçbir duvarı yıkmaya hakkınız yoktur. Ardından çıkan şey köklü bir ağaç da olabilir, cerahatli bir yara da. Kimse yalayamayacağı yarayı kurcalamasın, değil mi? Akıllı olsun herkes. Akıllı. Büyüsün herkes.

“İçimdeki çocuk”çular da gayet iyi bilir ki o çocuğu hiçbir umumi alana tasmasız sokamazsınız! Ağızlıksız, kafessiz bazen, olmaz! Aykırıdır bu kurallara. İçindeki çocuğu kontrollü yaşatabilen yaşatsın. Bir de hem öldürüp hem bırakmayan, zombi gibi iç çocuklarını yanında sürükleyenler var, onları buradan açıkça kınıyorum. Ha, efendi gibi, terk edip de sükûnetle yasını tutanlara mesela, saygım sonsuz. Onların gerçi, en az dört yanı duvardır, çarp çarpabildiğin yanından. En az dedik. Yıldız bakmaz, bulut görmez olanları vardır çatılı ve şık, ki üst düzey versiyonlardır, her baba yiğidin harcı değil. Yalnız, örebilenleri görmüşlüğüm var, örülüşüne şahit olmuşluğum var. Nadir ve enteresan doğa olaylarıdır bunlar. Hep önemli yerlerime not ettim ben bunları o nedenle.

Duvarlara hatıralar bırakılabilir. İsminizi kazımayın. Bu bencilce bir harekettir. Adınızı çok söylesin istediğiniz birinin kişisel duvarına adınızı yazmanız, akan zaman kurallarınca, onu kirletmekten öteye gitmeyecektir. Diğer şeyler de inanamayacağınız kadar hızlı eskir. Arkanızı dönmeden siliniverirler bazen. İnsan nostalji hastalığına kapılmadan edemez, insan bu. Et, hiçbir zaman bir duvar kadar kadim olamaz. Kalbi durduğu an bozulacaktır. O nedenle büyüdükçe taşlaşma çabamız, pek onurlu pek haklı bir mücadeledir. Ama nihayetinde bütün akıllılıklar, bütün haklılıklar gibi tadı kekredir.

Ben de bu nedenle anı yaratmaktan vazgeçip an’ı yaratmaya karar verdim. Pencere açılan duvarlar da, kim açarsa açsın, bir göz kırpımlık vakitte eski haline geliyordu, baktım. Böylece, işte görüyorsunuz ya, kendi duvarlara çarpma sporumu geliştirmiş oldum. (Hem bir spor hem bir iştir. Kişiye göre. Ben iki türlü de bahsedeyim.) Kulağa geldiği kadar acılı, sıkıntılı, yorucu bir iş değil. Vallahi bakın. Duvarlara bakmaktan çok daha neşeli ve hareketli bir eylem bu. Evet duvarları sevmem ama bu kendi yaratımım aptallık oyununu severim. İnsana kendine ait başka aptallıkları pek güzel unutturur. Kuralları iyi hatırlayın yeter.

Bir de bu iş genelde sonbaharda iyi yapılır. Yani kesin bir tarihi yoktur tabii ama çoğunlukla güze denk düşer. Düşer çünkü, düşüşü imleyen bu mükemmel mevsimin girişine değilse de gelişme bölümüne oldukça yaraşır bir şey. Benim kişisel tavsiyem bu mevsimdir yani. Gerisi sizin zevkinize kalmış.

Şunu da ekleyeyim siz sormadan, bu işlem de süresiz değil. Yani istisnai vakalar var, onlar genelde öyküleşir, ünlenir, değirmenli olan var bir tane, ne bileyim; aşklı-yanmalı olanlar vardır, çok meşhur… Onlara başka zaman değinelim. Fark ettiyseniz tarihi duvarlara da değinmedim, onların şakası olmaz çünkü; kişilerin duvarları mı birleşip oluşturmuştur yoksa o dev ve kanlı duvarlar mı zamanla bölünüp her bireye yerleşmiştir, bilinmez. Ama çoklukla tüm duvarlar için belli süreler vardır. Bitene kadar ne zaman biteceği bilinmez. Süre elbet dolacaktır. Elbet.

İşi ancak iş üzerinde öğrenebilirsiniz. Ne kadar öğrendiğinizi düşünmeniz çok fayda sağlamaz, her çarpışma bir parmak izi kadar biriciktir. Bu hem yalnız hem interaktif bir eylemdir. Kendinizi tanırsınız. Eğer kendinizi tanımış ama unutmuşsanız hatırlarsınız. Kendini bilen ve unutmak için çok çaba harcamış olanlara çok önerilmez. Gerçi ben bu konuda biraz çekimserim. İnsanın “kendi” yarım yamalak da olsa, enkaz da olsa onda bulup da sevineceği bir şeyler kalmış olabilir. Denemeye değer diye düşünürseniz, buyurun karşınıza çıkan ilk duvara.

Diyelim gözünüzü kararttınız, her yanı birden duvar kesmiş bir kompleks yapıyı yıkmaya karar verdiniz. Vebali boynunuza, göze aldınız her şeyi… İnanın böyle durumlarda orada olduğunu adınız gibi bildiğiniz o şeyi bulamayabilirsiniz. Nice vakalar vardır ki yıkımdan sonra, binlerce yıllık lahitler gibi bomboş çıkmıştır içleri. Ya güneş görür görmez, havaya değer değmez toz olduğundandır ya önceden yağmalandığından. Belki de içerideki kendini tüketmiştir, kim bilir…

Üstelik kimseye bir ölü sevici, bir ölü soyucu olmadığınızı ispatlayamazsınız. Üstünüze sinen küf kokusuyla damgalı, asalak gibi kalakalırsınız. Tırnaklarınızdaki kan da -var ise- sadece ve sadece size ait olacaktır. Öyle de olsun tabii, kimseyi tırnaklamayalım. Kişileri kazarak içlerine ulaşamayacağınızı bu yaşa kadar öğrenmiş olmanız gerekir. Kişileri rahat bırakalım. Kazmayalım. Kanatmayalım. Böyle boşaltımlar için kendimizi ve bilhassa duvarları kullanalım. Usulünce tabii.

Buraya kadar genel kurallar, durumlar böyle… Ama tecrübeler arada farklılıklar gösterebilir. Bazı duvarlarda bir tutam saçınız, bir dişiniz, bir düşünüz kalabilir. Bir sigara basayım, kaçayım diye düşündüğünüz bir duvarda parmak uçlarınızı bırakabilirsiniz kazara. İşin cilvesi, bunlar olur. Panik yapmayın. Kertenkele yaradılışlılarınız uzuvlarını tekrar çıkaracak, akıllı olanlarınız doğru yerlere, kişilere gidip doğru pazarlıklarla kaliteli imitasyonlarını taktıracak. Hiçbiri size uymadı mı? Üzülmeyin. Eksikliğine alışamayacağınız hiçbir uzvunuz yok. Benliğiniz dahi belli bir zaman ve uygun katsayıda körelme ile takviye edilebilir. Ya da akışına bırakıp terk edebilirsiniz onu. Günün sonunda siz, kime ben derseniz o sizdir. Kimse de aksini iddia edemez.

Benim bu işe başlamam, yine bir güz, çatlaklarında hemencecik çiçekler açmaya başlayan ve gözlerim önünde örülmüş bir taze duvar ile oldu. Önce her gün sulamaya gittim çiçekleri. Büyüdüler. Bahar sanırsın! Sonra çelik aldım, kendime ördüğüm her duvara onlardan ektim. Hiçbiri tutmadı. Bu endemik çiçekler sayesinde bazı umutlardan vazgeçmenin de bir başka umut cinsi olabileceğini öğrendim. Bir süreliğine. Sonra unutmuşum herhalde. Ne zaman bir duvarda çiçek görsem, çelik almasam da onları sulamadan geçmem. Muzırlık edip onlara adımı öğretmeye çalışırım. Biraz çarpar, vedalaşırım.

Son olarak bir sporun kurucu üyesi olarak kötü bir örnek olduğumu söylemek isterim. Dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın. Nasıl olsa siliniyor diye hiçbir duvara böyle uzun yazı yazmayın. Hiç “kuul” değil. Taşın serinliğine zaten erişemeyeceksiniz, hoş. Duvarlar çoklukla bu sebepten örülür, inanır mısınız?

Neyse, çarpma mevsimi de eninde sonunda bitecektir. Bunu zamanla hissedeceksiniz. Bitirirken, vedalaşma problemi olanlara da küçük bir tüyo vereyim. Yazdıklarınıza doğru çarpınız duvarda. “Siz” kadarlık bir bölümü silinecek üstünüze bu yolla. İlle iz bırakacaksanız, yokluğunuzun imi varlığınızdan daha kıymetli değil mi? Hep öyle… Sonra da baştan başa yazı içinde, defolup gidin. Evet, işin doğası bunu gerektirir efendim. İşte, böyle…

Mevsiminizi kutlarım. Hepinize bol eğlence ve kolaylıklar dilerim!