Diğerlerini bilmem ama benimkisi düşsel bir yol hikâyesiydi, diğerlerini bilmem ama düşününce belki de benim için önemli olan yolun ta kendisiydi. Gerisi zaten okuyacağınız bir kovulma hikâyesi.

Esen rüzgârların savurdukları yaprak sayısının arttığı bugünlerde, aynı rüzgârın sürüklediği dalgalar getirmişti beni, bu mavi ile yeşilin birlikte yazıldığında sözlüklerde “cennet” olarak tanımlanan bu gizli koya. O sevdiğim yollar beni yormuş, ahir ömrümde biraz da kalben dinlenmek üzere sığınmıştım bu limana.

Şair değildim belki ama ben de terk edilmiş, kırık, beyaz bir kayıktım, biraz daha yaşlansam belki ben de su alıp batacaktım. Şiir gibi, kelimelerimin arasından besleniyordum. Bazen mavi hissediyordum kendimi, biraz derin, biraz deniz gibi, bazen yeşil hissediyordum kendimi, biraz huzur, biraz zeytin gibi…

Güneş ışınlarının alın yazılarını bile ısıttığı bu mevsimde, zeytin toplarken gördüm ilk kez seni. Ellerinle saçını arkaya savurduğun an, kelebek etkisi misaliydi saçının esintisi, yavru bir kedinin kalp ritmiyle beni titretmeye yetmişti. Damarlarımdan pompalanan merak duygusuyla her adımda dura dura, her adımda durmadan gülümseyerek yaklaştım biraz daha sana. Her adımda, bilmeden biraz daha son’a.

Bakışlarımızın kesiştiği o an sen bana gülümserken, çıktığı yolda her şeyden vazgeçmiş bir abdal, tepki veremediğimde yolda kalmış bir aptal gibiydim. Rüya mıydı gördüğüm yoksa göremediğim gerçekler miydi rüyadaymışçasına inandığım? Ve sana doğru bir adım daha atmak üzereyken, serin bir sonbahar uykusu gibiydin sen ve ben mavi ile yeşil arasında arafta, uyandırmamak için öpmeye kıyamadığım çekimser anlardaydım.

Kendi heyecanının can verdiği ejderhasının ateşini söndüren bir prensin cesaretiyle artık yanına geldiğimde, yeşilin sayamadığım bir tonunun hemen dibinde, dalgaların kıyıyla olan sohbetinin bile gürültü olduğunu sanacak o derin sessizlikte yan yana duruyorduk.

Elindeki yeşilin başka bir tonu zeytin ile karası gözlerin arasında, dalgaların arasında yolunu kaybeden beyaz, kırık kayık gibiydi gözlerim ve o gözler sen baktıkça siyah ve beyaz arasında konumlanan kahve’nin rengine dönüyordu bende.

Göz kırpışlarını mors alfabesine döktüğümde ben güldüğünü sandım, zaman durdu. Gerçekten gülmeye başladığında nefes almadığımı sandım, hayat durdu. Ellerini açtığında parmaklarının arasından dökülen yasak meyveydi kelimeler, sessizliği bozan kırmızısını hayallerinden alan dudakların oldu; “Elma yok. Zeytin yer misin?” dedin.

Sonuçta Âdemoğluyduk, yine kandık;
Aşk’a açtık, yine yedik ve yine kovulduk.