Halit Ziya’nın en başarılı eserlerinden biri kabul edilen “Aşk-ı Memnu” (1) hakkında yapılan değerlendirmelerin çoğu ” yasak aşk” temasına odaklanır ancak roman daha çok insan psikolojisi -özellikle kadın psikolojisi- üzerinden biçimlendirilir.

Yasak aşkın öznesi olarak sunulan ve hemen her dönemde eleştirilen Bihter, tam manasıyla anlaşılamamış ve suçlanmış bir kadın kahramandır. Birçok araştırmada aldatan kadın imajıyla toplumsal kabulün sınırları dışına çıkarılmıştır. Ancak Bihter’i ahlaki değerleri hiçe sayan bir kadın algısına hapseden önyargıların aksine Halit Ziya’nın Bihter’i suçlamadığı, davranışlarını Natüralizme bağlayarak sebep-sonuç zinciri içinde verdiği görülür.

Dolayısıyla Aşk-ı Memnu, kadın üzerinden kurgulanan ahlaki yozlaşmayı yasak aşk çerçevesinde ele alan bir romandan çok, genç bir kadının kendini tanıma ve kendiyle yüzleşme sürecini anlatan bir roman olarak kabul edilebilir. Bu anlamda dikkat edilmesi gereken Göksu gezisinden sonra aynada kendisiyle karşılaşan, kararlarını, seçimlerini sorgulayan Bihter’dir. Bir metafor olarak ayna genç bir kadının yeniden doğuşunu, özbenliğini keşfetmesini sağlayan bir işlev görür.

Ayna, Bihter’de aidiyet sorgusunu ve kimlik çatışmasını somutlaştıran anahtar nesnedir. Bu nedenle Aşk-ı Memnu yasak bir aşkın değil, annesi ve toplum dolayımıyla edindiği kimlikten kopup kendini bulan Bihter’in öyküsüdür en çok.

Peki kimdir Bihter?

Şöhreti tüm İstanbul’a yayılmış Melih Bey Takımı’nın bir üyesi, eğlenceye düşkünlüğü ve çapkınlığı ile ün salmış Firdevs Hanım’ın 22 yaşındaki kızı… Dergileri karıştırabilecek, öykü okuyabilecek kadar Türkçe, Beyoğlu dükkânlarında kullanabileceği kadar Fransızca, hizmetçi kızlardan öğrendiği kadar Rumca bilen; piyanoda valsler, kadriller, romanslar çalabilen genç bir kadın… Yaşadığı dönemde kadınların evlilik dışında bir hayat kurma seçeneği pek olmadığından Bihter’in de tek hedefi iyi bir evlilik yapmaktır. Öyle bir evlilik ki onu annesinin kötü şöhretinden ve Melih Bey Takımı’nın bir parçası olmaktan kurtaracak…

Adnan Bey’den gelen evlilik teklifi Bihter’in Firdevs Hanım’ın kızı olmaktan, toplumsal eleştirilerle, küçümsemelerle çevrili bir hayattan çıkışını temsil eder. Annesinin kötü şöhretiyle kısıtlanan taliplerini düşündüğünde Adnan Bey, Bihter için çok iyi bir seçenek olarak belirir. Adnan Bey; yaşı, ekonomik gücü ve baba oluşunun getirdiği olgunlukla iyi bir eş adayıdır. Adnan Bey’le evlenmek demek XV. Loui ceviz sandalyeler, güzel perde ve avizeler, yaldızlı masalarla dolu Boğaziçi’nin en büyük yalılarından birinde yaşamak demektir.

22 yaşında genç bir kadının maddenin albenisine kapılması, zaten evlenecekken zengin bir adamla evlenmeyi tercih etmesi son derece kabul edilebilir bir gerekçedir. Üstelik evlilik teklifinin Adnan Bey’den gelmesi, Bihter’in Adnan Bey’i elde etmek için hiç bir çaba göstermemesi dikkat edilmesi gereken bir ayrıntıdır. Bu nedenle Bihter bu evliliği hem sosyal kaygılarla beslenen zorunluluktan hem de gözünü boyayan rahat yaşam hevesiyle kabul eder. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir başka nokta da Bihter’in Adnan Bey’i güven duygusuyla özdeşleştirmesidir. Bihter’i Adnan Bey’e yönlendiren bilinçaltı etken, baba eksiliğinin doğurduğu boşluktur. Bu anlamda Bihter, Jung’un (2) arketipsel imgelerinden biri olan koruyucu baba imgesine sığınan masum ve yıpranmış genç bir kadın örneğidir.

Romanın ilerleyen bölümlerinde Bihter’i “öteki Bihter (ya da yeni Bihter)” ile karşılaştıracak olan ayna ilk olarak evlilik kararını verdiği gece karşımıza çıkar.

“Geçerken aynada kendisine gülümsedi. Orada artık kocasız kalmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmış zavallı Bihter’i değil, Adnan Bey’i eşini sanki selamlamış, kutlamıştı.” (s. 32)

Aynadaki Bihter, annesine, kardeşi Peyker’e ve annesi dolayısıyla onu değersizleştiren topluma karşı zafer kazanmış Bihter’dir.

Romanın ilk bölümü Bihter’in yaptığı seçimi sorgulamaya fırsat bulamadığı, eş ve cici anne rollerine alışmaya çalıştığı kör bir mutluluk evresidir. Annesine benzemek dürtüsünden/korkusundan kaçarak sığındığı ev ve evlilik içinde gündelik hayatın ritmine uyumlu yaşamaktadır. Adnan Bey’e iyi bir eş, çocuklarına -özellikle Nihal’e yakınlaşma çabaları- iyi bir üvey anne olmak için çabalayan Bihter’in ontolojik kaygıları Göksu gezisiyle başlar. Bu gezi hem kapalı bir mekân olan yalıdan çıkışı hem de Bihter’in iç dünyasına yönelişini sembolize eder.

Gezide, annesini, Peyker’i ve evlilikle dahil olduğu aileyi gözlemleyen Bihter her iki tarafa da ait olmadığını fark eder. Gördüklerini yorumlamayı ve kendini sorgulamayı eve dönüşe bıraktığı bu gezi, onu sona götüren bir evrenin ilk adımını oluşturur. Yalıya döndüklerinde Behlül’ün söylediği cümleler, Bihter’in düşeceği yalnızlığın ve yabancılaşmanın habercisidir:

“İşte kır eğlenceleri böyledir. İnsan eğlenmek umuduyla gider; eğlenememiş, yorulmuş olarak döner. Özellikle sizin için… Her zaman evde, odaların basık havalara alışıp da birden güneşin tufanları altında geniş havalara çıkıveren kadınlar, bir özgürlük eğilimiyle kafesinden kaçıp da daha evin çatısından ayrılmadan bayılıveren kanaryalara benzerler.” (s.147)

Bu sözlerden sonra geziden değil yaşadığı son bir yıldan ve Adnan Bey ile evliliğinden de yorgun düştüğünü fark eden Bihter tek başına odasına çekilir. Bihter’in odasında ayna karşısında kendisiyle yüzleşmesi ve rüyaya geçiş evresinde bilinçaltı dehlizlerinde karşılaştığı görüntüler romanın kilit noktalarını oluşturur. Odasında karanlıkta, açık pencerenin önünde neredeyse çıplak halde kendini dinlemeye başlar.

Karanlık oda ve Bihter’in çıplaklığı birçok çağrışım uyandıran bir arınma biçimidir. Zira elbise, ben ve öteki arasındaki sınırlardan biridir. Kıyafetler toplumsal kimliği, kültürel kalıpları temsil eder. Bihter, eşyaları görünmez kılan bir karanlıkta yaptığı/yapmak zorunda kaldığı seçimlerden, dayatılan rollerden sıyrılıp gerçek benliğine doğru yol alırken Adnan Bey ile mutlu olmadığını kendisine uzun uzun itiraf eder. Evlendiği ilk gece anladığı, ancak düşünmekten bile sakındığı bu gerçek, artık kaçıp saklanamayacağı bir hale gelmiştir. Kendisini kandırmaktan gerçeklerle yüzleşme evresine geçen Bihter, kandili yakıp aynaya bakar.

Romanın en etkileyici ifadelerinin yer aldığı bu bölümde yazar, genç bir kadını önce aynanın karşısında sonra da rüyaya akan bir zihin bulanıklığında bilinçaltı imgeleriyle karşılaştırır. Aynaya bakıp benliğini keşfetmeye başlayan Bihter, seçimlerini ve hatalarını sorgulayıp adeta uyuduğu bir hayattan uyanmakta, devamında ise buna tezat oluşturacak biçimde uykuyla uyanıklık arasında bir rüya zamanı yaşamaktadır. Aynada gördüğü genç ve güzel kadın, “aşk, sevgi ve arzu” sözcüklerini fısıldarken Bihter, aynaya bakakalmaktan, o kadınla karşılaşmaktan korkar.

“Üstelik işte şimdi kendisinden de korkuyor, kendisini görürse, evet bu karanlıkta kalmak isteyen kadın, Bihter’le karşı karşıya gelirse bir tehlike meydana gelecek, birbirlerine söylememek gereken şeyleri söyleyeceklerdi.” (s.148-149 )

Jean-Paul Sartre (3), insanı benliği üzerinden tanımlar. Sartre’ın varoluş felsefesinde insanın temel yapıtaşı benliğidir ve insan seçimleriyle benliğini yapılandırır. Kendisini seçimleriyle kuran birey, davranışlarından sorumludur. Ancak insanın seçimlerini etkileyen, biçimlendiren unsurlar da yadsınamaz.

Bihter’in aynaya baktığında hissettiği yabancılaşma “ben”ini doğru kuramamasından kaynaklanmaktadır. Zira o, hayatı boyunca tüm seçimlerini hazlarıyla yaşayan bir anneye benzememek üzere belirlemiştir. Tek hedefi annesiyle ortak bir kaderde buluşmamak olan Bihter, başlangıçta doğruluğuna içten inandığı bir evliliğe sığınmıştır. Ancak Adnan Bey’in hem duygusal hem de cinsel bakımdan kendisini mutlu edemeyeceğini kısa bir süre sonra anlamıştır. Dikkat edilmesi gereken nokta, bunu anladığı anda Behlül’e dair herhangi bir duygusunun olmamasıdır. Adnan Bey’i adeta canavar/yabancı olarak gördüğü o gece Behlül, bir erkek olarak Bihter’in kalbinde değildir. Bihter, aşk, sevgi ve cinselliğin genç bir kadının hayatındaki önemini fark etmiştir sadece. Bir yıllık evliliği boyunca susturduğu Bihter, isteklerini arzularını görmezden gelen Bihter’i öldürmüştür.

Temel kaygısı, “annesine benzememek” ve “kocasına ihanet etmemek” olan Bihter bu kez Jung’un (kötü ) anne arketipine yönelir. Hep korktuğu ve kaçmaya çalıştığı annesi bilinçaltını biçimlendiren temel imgelerden biri olarak Bihter’i kendine doğru çeker. Çünkü genç bir kızken aklına gelmeyen sevme, sevilme ve cinsellik isteği mutsuz olduğunu kendine itiraf edebildiği bir zamanda karşısına dikilmiştir.

Ayna karşısındaki farkındalıktan rüya evresine geçerken yazar, mağara benzetmesini kullanır. Bu benzetme id ve süperego çatışmasını besleyen bir unsur olarak kullanılır. Bihter’in kadınlığına uyanışı mağara imgesi ile sembolize edilir Mitlerde, masallarda kadınlığa, dişiliğe gönderme yapmak için kullanılan mağara imgesi Freud’da (4) da kadın bedenine göndermedir. Yazar, Bihter’i rüya bulanıklığına sürüklerken kullandığı sembollerle cinsel uyanışı vurgular. Yeşil bir mağarada kendisiyle karşılaşan Bihter’in etrafındaki renk değişimleri bedenini, arzularını, duygularını keşfeden bir kadının yeniden doğuşuna işaret etmektedir.

Bihter, Göksu gezisine dair karışık görüntüler içinde Adnan Bey’i, Nihal’i, ardından da Bülent’i fark eder. Sonraki görüntü Firdevs Hanım’a kur yapan, Peyker’i öpmeye çalışan Behlül’dür. Behlül’ün görüntüsüyle, Bihter’in uyanan benliği somut bir hedefle eşleşir. Behlül, arzusunu yönlendirebileceği kişidir. Farkındalık anına geçtiğinde Bihter’in hissettiği durumu, yazar, “utanç” sözcüğü ile ifade eder. Hiçbir zaman annesi gibi haz odaklı bir kadın olmayan Bihter, bu halinden utanç duyar ve annesine benzemeyeceğine dair yemin eder.

Gezinin yapıldığı ağustos ayından aralık ayına kadar geçen süre, Bihter’in kendini kandırmadığı, gerçeklerle yüzleştiği ancak çözüm üretemediği bir zaman dilimidir. Aynadaki Bihter onu ölünceye kadar öteki kalmaktan, mutlu kadın rolü oynamaktan kurtarır ancak var olan koşulları değiştirmez. Aralık ayında bir gece sipariş ettiği şekerleri almak için Behlül’ün odasına giden Bihter, kendisini intihara sürükleyecek olaylar zincirini farkında olmadan başlatır. Zira Behlül’ün odasına giderken siparişlerini almak dışında bir niyeti yoktur.

“Odaya girerken hiç böyle bir tehlike düşünmemişti. Şimdi kedi kendini kınıyordu: Buraya niçin gelmişti? Ta o günden beri, o Göksu eğlentisinden bu yana bu adamdan kaçmak gerektiğine inanmış ve karar vermişken, evet buraya ne için gelmişti ve özellikle hala ne için buradan kaçıp gitmiyordu?” (s.184)

İkilinin arasında kendiliğinden gerçekleşen temas Bihter’i korkuturken Behlül’ü harekete geçirir. Bihter’in odadan gitmesini engellemeye çalışan Behlül’ün zihin akışını yazar şu cümlelerle ifade eder:

“Öyle zamanlar vardır ki Behlül kendi kendisine sigarasının dumanları içinde düşüncelerini izlerken bu dumanlı hülya ufkunda Bihter’in yüzünü görür: Oh! Ne olmayacak şey…” (s.182)

“Bir kadın ki sizde çekiniyor, sizden korkuyor demektir. Daha doğrusu size karşı kendisinden korkuyor demektir…” (s. 182)

Hayatı ve kadınları bir oyun bir eğlence gibi gören Behlül’ün Bihter’i çok önceden düşündüğü görülür.

“İşte bir kadın ki beni seviyor; daha sevmiyorsa bile yarın sevecek. Evet, bir kadın ki kesinlikle beni ya da başkasını sevecek… Şu halde niçin beni sevmeyip de başka birini sevmesine izin vermeli?” (s.184)

Bihter’in ürkekliğini olumlu yorumlayan Behlül’ü Bihter’e çeken duygular, kıskançlık ve heyecandır. Pişmanlık ve korkuyla Behlül’ün odasından çıkan Bihter’i zor bir iç savaş beklemektedir. Güven/sadakat sembolü Adnan ile aşk/tutku sembolü Behlül arasında yaşadığı çatışmayı, ” annesine benzememe ve kocasına ihanet etmeme” kararı/korkusu ile bir süre dizginler.

Ancak uzak durmak istediği bu korku Behlül’ün çekimi karşısında zayıf kalır. Bihter’in ruhu, Behlül’e doğru hızlıca, karşı konulamaz biçimde akmaktadır. Karşı kıyı Behlül ise tam bir hayal kırıklığıdır. Zira o, Bihter’in değil, heyecanın peşindedir. Hayata/kadınlara pragmatik yaklaşır. Peyker’i öpmeye çalıştığında da Bihter’e yaklaştığında da duygu durumu aynıdır. Zaten bir başkasını seveceğini düşündüğü bir kadının -İstanbul’un en güzel kadını diye düşünür- kendisini sevmesi ona gurur verir. Bihter, Beyoğlu’nda eğlendiği kadınlardan farklıdır, güzeldir, yasaktır, güçlüdür. Yasakların cazibesine kapılan Behlül, söylemlerinde Bihter’e mutlu bir gelecek vaat eder. İlk zamanların heyecanıyla Bihter’i sevdiğini düşünmektedir.

Sevmek ve sevilmek isteyen Bihter, gördüğü ilgiyle yaşamak istediği tüm duyguları Behlül’e yönlendirir. Behlül’ü idealize eden Bihter, kafasında kendisine tutkuyla âşık ve sadık bir Behlül yaratır. Bu, ilk tensel temasın günahını aşkla temizleyeceğine inanan Bihter’in yaşadıklarını rasyonalize etmeye çalışması olarak düşünülebilir. Ancak ikinci görüşmelerinden sonra Behlül’ü sevdiğine kendisini ikna eder.

Behlül gözünde düşmüş bir kadın olmaktansa Behlül’ün sevdiği, değer verdiği bir kadın olmak ister. Bu bağlanma biçimi süreç içinde onu aşkın öznesinden nesnesi konumuna getirir. Behlül’e verdiği değer, tavizlere dönüşür. Kış boyunca yalıya kapanıp eğlence hayatına son veren Behlül artık sıkılmıştır. Beyoğlu gezmelerine tekrar başlayan Behlül’e Bihter’in sessiz kalması değer yitimini hızlandırır. Nitekim romanda Bihter için, “Firdevs Hanım’ın kızı” ibaresini ilk olarak Behlül kullanır. Bihter’e ve aslında genel anlamda tüm kadınların duygularına eril bir sığlıktan bakan Behlül bir eğlencenin daha sonuna gelmiştir.

Hızla gelişen olaylar zinciri, seven bir kadını hırslı bir kadına dönüştürür. Çünkü Bihter’i yenilgiye uğratan asıl durum Behlül’ün geçici Beyoğlu çapkınlıkları değil, Nihal ile nişanlanmasıdır. Firdevs Hanım’ın yönlendirmeleriyle başlayan Behlül-Nihal ilişkisi bir yüzükle taçlanınca Bihter hezimete uğradığını anlar. Ve herkesi büyük bir yıkıma götürecek süreci başlatır.

Firdevs Hanım’a duygularını itiraf ederek Behlül-Nihal evliliğini engellemesini ister. Bihter’in benzemekten korktuğu annesine duygularını anlattığı sahneler oldukça çarpıcıdır. Adeta bir çocuk masumluğu ile Firdevs Hanım’ın dizlerine yatan Bihter annesinden yardım ister. Firdevs Hanım’ın harekete geçmesi Nihal ve Beşir’in gerçekleri öğrenmesine neden olur. Behlül’ün kendini korumaya çalışması, Nihal’in her şeyin farkına varması ve Beşir’in Adnan Bey’e Bihter-Behlül ilişkisini itiraf etmesiyle karmaşık ilişkiler düğümü çözülür. Bihter, tahammül edemediği gerçekliklere başkaldırarak intihar eder.

Bihter’in her şeyi Adnan Bey’e itiraf etmeyi düşünürken intihar etmesi olayların seyriyle ilgilidir. Dolayısıyla intihar anlık bir kararın sonucu gibi görünmektedir. Ancak romanın genelinde yazarın, Bihter’i hep düşsüz rüyalara çekmesi intihar hazırlayıcısı ara motifler olarak düşünülebilir. Bihter’in intiharı, yazarın toplumla uzlaşmasının bir sonucu gibi görünse de topluma yönelttiği bir eleştiri olarak da kabul edilebilir. Yazar, Bihter’i öldürerek eşini aldatan, düşmüş bir kadın görünümünden hayatını değiştirmek isteyen ancak bunu başaramayınca isyan eden güçlü bir kadın yaratır. Sevdiği adamın sorumluluk almaması, başka bir kadını tercih etmesi büyük bir duygusal yıkımken, eşine ihanet etmiş olmanın ağırlığı, dönem şartları gereği bir kadının boşanıp yeni bir hayata başlamasının zorluğu Bihter’e tek başkaldırı yöntemi olarak intiharı sunar.

Albert Camus’ya (5) göre hayatın en önemli sorunu yaşamaya değer olup olmadığının anlaşılmasıdır. Bihter tüm yaşadıklarından sonra kendisine yaşayacağı değerli bir hayat kuramadığını görür. Kendisini değersiz hissettiren her şeye başkaldırarak ölmeyi tercih eder. Böylece hem kendisini Firdevs Hanım’ın kızı olmaktan, hem Adnan Bey’i ihanetin ağırlığından hem de Nihal’i yanlış bir evlilikten kurtarır.

Bihter, düşünce ve davranışlarının sorumluluğunu alabilen, duygularının arkasında durabilen güçlü bir kadındır. Bihter’in trajedisi aşkı öngörememesi ve asla hak etmeyen bir adama âşık olmasından kaynaklanır. Behlül’ün vaatleriyle kendisini güvende hissetmesi onda evliliğini bitireceğine dair fikriler uyandırır. Adnan Bey’e hissettiği şefkat ve vicdani sorumluluk onun kötücül olmadığını göstermektedir. Behlül için aynı cümlelerin geçerli olduğu söylenemez zira o, yaşadıklarını, amcasına ihanetini görmezden gelip Nihal ile evlenme kararı alabilecek kadar bencil bir kişiliğe sahiptir. Bihter ile yaşadığı ilişkiyi yok sayıp aynı evde Nihal ile evli yaşayabileceğini düşünmesi değer yargılarının çöktüğünü göstermektedir. Dolayısıyla Bihter’in ihaneti aşk ile rasyonalize edilebilecekken Behlül’ün salt şehvetle hareket etmesini rasyonalize etmek güçtür. Bihter, Behlül ile ilişkisini şuhluk üzerinden biçimlendirmez, Behlül’ün ilgisi onun kadınsı özgüvenin pekiştiren bir unsur değildir. Bu aynı zamanda Bihter’i, Fidevs Hanım’dan farklı kılan en önemli özellik olarak kabul edilebilir.

Bihter’i, eşini aldatan kötü kadın, Adnan Bey’i ise aldatılan zavallı bir eş konumuna düşüren sebeplerden biri de ataerkil toplumun erkeğe sunduğu ayrıcalıklardır. Erkeğin kaç yaşında olursa olsun kendinden çok küçük biriyle evlenmesini normalleştiren toplumun, kadına ve erkeğe eşitsiz yüklediği ahlaki değerler eril bir ikiyüzlülüğü göstermektedir. Bihter’in âşık olabileceğini öngörememesi gibi Adnan Bey de -bilinçaltındaki eril bir özgüvenle- genç eşine aşk ve cinsellik anlamında yetemeyeceğini öngöremez. Bihter, Behlül ve Adnan arasında yaşanan gerilimde samimi ve masum olan sadece Bihter’dir, duygularına sahip çıkmayan ve Bihter’i tek başına bırakan Behlül ile mutlu edemeyeceği kadar genç biriyle evlenen Adnan Bey’in masumiyetleri kuşkuludur.

Halit Ziya, genç bir kadın olan Bihter’i evlilik ve aşkla sınar. Bunu yaparken de Bihter’in seçimlerini neden-sonuç bağlantıları ile derinleştirir. Bihter’in öngörüsüz bir bilinçle ve doğru olduğuna içten inandığı evlilik kararı, psikolojik ve sosyolojik gerçeklikler ortaya çıktığında çöker.

Birçok eleştirmen ve okurun aksine bu çöküş ve intihar, Bihter’in Firdevs Hanım’a dönüştüğünü değil, ondan farklı olduğunu gösterir. Aynada kendini bulan Bihter, gerçekliğiyle yüzleşmiş, hatalarını kabullenmiş bir Bihter’dir. Onu, Firdevs Hanım’ın kızı olmaktan kurtaran, eşine ihanet ettiği halde evliliğin güvenli çemberi içinde yaşayabileceğini düşünmemesidir. Behlül ile yaşadıklarını hiçe sayıp hayatına devam edememesidir. Dolayısıyla Aşk-ı Memnu yasak aşk üçgeninde bir ihaneti konu almaktan çok genç bir kadının aşkını, cesaretini, yenilgisini, kıskançlığını ve onurunu anlatan bir romandır.

1) Halit Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1945 ( Alıntılar bu baskıdandır.)
2) Bknz. Carl Gustav Jung, Dört Arketip, ( çev. Zehra Aksu Yılmazer), İstanbul, Metis Yayınları, 2003
3) Bknz. Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, ( çev. Asım Bezirci), İstanbul, Say Yayınları, 2017
4) Bknz. Sigmund Freud, Rüya Yorumları, (çev. Dilman Muradoğlu), İstanbul, Say Yayınları, 2014
5) Bknz. Albert Camus, Sisifos Söyleni, ( çev. Tahsin Yücel ), İstanbul, Can Yayınları, 2015