Sonunda ben de karar vermiştim; köye gidecektim. Köy derken elbette doğduğum köye… Ama yerleşmek için değil kısa süreliğine… Bol bol fotoğraf çekmek için… Fotoğraf çekip dönecektim.

Malum bu ara herkesin dilinde bir köy güzellemesi… Kâh soluğu bir dağ köyünde alarak oksijen banyosu yapanlar, kâh bir orman köyüne yerleşerek yeşil terapiye koşanlar ya da sahil kenarındaki bir köyde denizin, kumun ve güneşin tadını çıkaranlar; üstümüzde neredeyse bir mahalle baskısı kurmuşlardı. Ama bir yandan da hak vermiyor değildim; içimizin, dışımızın beton ve türevleriyle kaplandığı, temiz hava almanın neredeyse imkânsızlaştığı şu günlerde.

Doğduğum köy, deniz kenarında yer alan bir orman köyüydü. Yani yeşilin de, denizin, kumun, güneşin de bol olduğu bir köydü. Onlu yaşlarımın başlarında ailecek ayrılana kadar orada yaşamıştım. Kırklı yaşlarımın sonuna geldiğim bugünlere değin de bir daha hiç uğramamıştım/uğrayamamıştım. Bu nedenle yolculuğa çıkarken çok heyecanlıydım. Heyecanımın nedeni de kafamın içinde arka arkaya dizilen sorulardı belki de:

Acaba çocukken gittiğim, yemyeşil ağaçların arasındaki tek katlı ilkokul binası hâlâ yerinde duruyor mu?

Yaz sıcaklarında içinde çimdiğimiz ırmak hâlâ şırıl şırıl akıyor mu?

Ya bize, leylekleri öz babamız diye tanıtma densizliğinde bulunan badem bıyıklı orman bekçisi? Hâlâ görevinin başında mı acaba?

Ya annemin yaramazlık yaptığımda beni kendisine teslim etmekle tehdit ettiği köyün delisi? Hâlâ hayatta mı acaba?

Yolculuk altı saat sürdü… Nihayet köyün bulunduğu mevkiye gelmiştim. Ama ilginç bir durum vardı. Köy ortada yoktu. Yani görünen bir şeyler vardı ama bu doğduğum köy mü, değil mi pek kestiremedim.

O sırada gözüme, yere çömelmiş halde duran yaşlı bir amca ilişti. Düşünceli bir hali vardı. Bir süre seyrettikten sonra yanına vardım:

“Merhaba amca!”

“Merhaba evlat,” diye karşılık verdi bastonuna dayanarak doğrulurken.

Kısa bir sessizlik oldu. O sırada amca, beni süzüyordu. Sanırım beni tanımaya çalışıyordu.

Elimle köyün olduğu yönü işaret ederek, “Ben burada doğdum,” dedim ve kısaca köyden taşınana kadar yaşadıklarımı anlattım. Kısa hikâyemi dinledikten sonra, “O zaman beni tanırsın,” dedi.

“Çıkaramadım amca.”

“Nasıl çıkaramazsın evlat? Ben bu köyün elli yıllık delisiyim.”

Birden ürperdim… Çocukluk korkum depreşti… Daha dikkatli baktım yaşlı amcaya… Bu, oydu! Evet, annemin beni vermekle tehdit ettiği deliydi! Ama yıllar içinde nasıl da yaşlanmıştı. Ben onu şimdi beyazlamış olan kalın, kara, birleşik kaşlarından ve sivri burnundan hatırladım. Hatta sivri burnunun kenarında bir de beni vardı. Şimdi hâlâ yerinde duruyor. Tabii yine saç-sakal birbirine karışmış; o zaman simsiyah olan saç-sakal, şimdi bembeyaz.

Ürperdiğimi fark etmiş olmalı ki, “Korkma evlat artık deli değilim. Akıllandım, daha doğrusu akıllanmak zorunda kaldım,” diye devam etti.

Ülkede yaşanan akıldışılıklara akılla katlanmanın gittikçe zorlaşması nedeniyle herkesin delirmek için fırsat kolladığı bir zamanda, yıllardır köyün delisi olarak bilinen kişinin akıllanmayı tercih etmesi beni bir hayli şaşırtmıştı doğrusu.

“Deli misin amca, neden akıllandın?” diye sordum.

Soruma soruyla karşılık verdi:

“Neden akıllanmayacakmışım ki?”

“Valla amca, bugünlerde ülkede yaşanan akıldışı olaylardan, durumlardan, davranışlardan dolayı insanlar dellenmeye yer arıyor.”

“İyi ya evlat, ben de tam tersine köyde yaşanan akıldışılıklara artık katlanamadığım için akıllanmaya karar verdim.”

“Köyde de mi akıldışılık yaşanıyor?”

“Yaşanmaz mı? Akıldışılığın kralı yaşanıyor. Baksana, şu gördüğün bina akıl işi mi?”

Köye gelirken uzaktan gördüğüm binayı kastediyordu. Doğrusu uzaktan görünce ben de bir anlam verememiş, “Bu bina da neyin nesi?” diye söylenmiştim. Hatta binayı uzay üssüne benzetmiş, “Acaba Amerikalılar NASA’yı buraya taşıdı da benim mi haberim olmadı acaba?” diye kaygılanmıştım.

“Doğru; akıllı işine benzemiyor. Ama bu bina ile akıllanmanız arasında nasıl bir bağ var, anlamadım. Neden akıllanmak zorunda kaldığınızı açıklarsanız sevinirim.”

Sen de akıllanmak zorunda kalırdın be evlat, senden daha deli birine rastlasaydın.”

Boş boş baktım.

“Adam o kadar deli ki, ben onun yanında solda sıfır kalıyordum. Yani onun yaptıklarını ben yapamazdım doğrusu. Baktım olacak gibi değil, ‘Bir köye iki deli fazla,’ dedim ve akıllanmaya karar verdim.”

Kimden söz ettiğini anlamamıştım.

“Adam, köysel dönüşüm diye bir şey icat etti başımıza. Neymiş, şehirde kentsel dönüşüm diye bir şey varmış. O da köyde, köysel dönüşüm gerçekleştirerek tarihe geçecekmiş.”

Şaşkınlık içinde dinliyordum.

“Köyde ev bırakmadı yıkmadık. Yeni, eski, tarihi marihi demedi hepsini yerle bir etti. O evlerin yerine de işte bu hilkat garibesini dikti. Bütün köyü de o binaya tıktı. Şimdi bütün köy orada oturuyor. Adına da rezidans mı ne diyor?”

Donup kalmıştım, eski deli yeni akıllı amcanın söyledikleri karşısında. Söylediklerini ancak akıllı biri yapabilirdi. Bir deli değil.

“İyi de amca, bunları hangi deli yapabilir? Yani hangi deli bunları yapmayı akıl edebilir?”

“Eski bir siyasetçi olursa neden akıl edemesin!”

“Eski bir siyasetçi mi?”

“Evet, şimdiki muhtar eski bir siyasetçi imiş!”

“Muhtar mı?”

“Muhtar, canım. Köyün muhtarı! Hani şu sözünü ettiğim deli! Yıllar önce köyü terk etmişti siyasete atılacağım diye. Şimdi de siyasetten emekli olup tekrar köye yerleşti. Ama huylu huyundan vazgeçmiyor işte. Yerleştikten sonra yapılan ilk muhtarlık seçimlerinde aday oldu.”

Birden aklıma orman geldi.

“Peki, orman ne oldu?”

“Sizlere ömür. ‘Köye yol yapacağım. Köyü merkeze bağlatacağım,’ diyerek bütün ağaçları kestirip kocaman bir yol yaptı. Adına da otoban mı ne diyor? Ama kimsenin ihtiyacı yoktu o yola biliyor musun? Neymiş efendim; işte bu yol sayesinde köye turist akını olacakmış. Ne turist akını? Üç beş göçmen kuştan başka bir şey gelmedi. Kuşlar da zaten karayolunu değil, havayolunu kullanıyor.”

İyice tepem atmıştı. Kimdi bu köye rezidans yapan, otoban yapan deli, onu bulmalıydım.

“Peki, bu deliyi yani muhtarı nerede bulabilirim?” diye sordum.

“Köy kahvesinde bulabilirsin. Ha kahve dediysem de, eski köy kahvesi yok artık.”

“Ya ne var?”

“Dünyaca ünlü bir kahve zinciri var. Adını veremeyeceğim, reklama girer. Şimdi herkes orada oturuyor.”

“Vay be!” dedim. Demek şehirleri istila eden kahve şirketleri, buralara kadar uzanmışlardı.

“Delinin o şirketlerle çıkar ilişkisi içinde olduğunu söylüyorlar. Zaten yolu yapan şirketlerden de avanta aldığı yönünde iddialar çıkmıştı.”

Bunları yapabildiğine göre arkası güçlü ve bayağı yetkili bir deli olmalıydı bu muhtar.

Köy kahvesine bir koşu nasıl geldiğimi bilmiyorum. Kahve dediysem şu ünlü kahve zincirinin şubesine. İliştiğim masada bir filtre kahve siparişi verirken garsona muhtarı sordum. Garson, muhtarın biraz önce otel açılışına gitmek için çıktığını söyledi. Dediğine göre köydeki ilkokul binası beş yıldızlı otel yapılmış. Açılışı da bugünmüş.

“Şansa bak,” dedim kendi kendime, “ilkokulum otel olmak için benim köye gelişimi beklemiş.”

“İyi de bu köye fazla değil mi beş yıldızlı otel?” diye sordum garsona.

“Ona kim bakıyor abi! Muhtar istiyor yapılıyor.”

Şaşkınlık içinde kalakaldım garson uzaklaşırken.

Eski Köye Yeni Deli -2 burada.