12 Kasım’da koşulacak İstanbul Maratonu öncesinde ekibi topladım bir kez daha. Hayata Destek Derneği adına koşarak bebeklere ve küçük çocuklara destek olacağız. Eğer bu yazıyı okuyanlar arasında koşuya katılacak ama aklına bir sivil toplum kuruluşu adına koşmak gelmemiş biri varsa, hemen girsin platforma ve kampanyalardan birine, mümkünse Hayata Destek’in kampanyasına katılsın. Ricam bu… Şimdi sıra Balat-Süleymaniye hattındaki antrenmanımızda…

İstanbul Maratonu 2017’ye az bir süre kaldı. Benim ekipte herkes acayip motive ve gaza gelmiş durumda. “Şöyle koşarız”, “böyle hız rekoru kırarız”, “seneye 100 kilometre koşarız”lar havada uçuşuyor. Tek bir sıkıntı var: Benden başka kimse antrenman yapmıyor. Ekibin, özellikle de Tuncay ve sevgilimin, türlü türlü bahanelerini savuşturmakla geçirdim son iki haftayı. Biri çocuk gibi, “Üşüttüm,” der; diğeri, “Ben bugün tenise gittim, sporumu yaptım zaten”ci. Haliyle çocuklara da kötü örnek oluyorlar. Tuncay koşmayınca oğlu Latif de, “oram buram ağrıyor”cu oldu. Tuncay’ın paha biçilemez son bahanesine gelince:

– Bütün gün atölyede yürüyorum, hiç oturmuyorum ama sen ofiste bütün gün bilgisayar karşısında takılıyorsun. Günlük 10 bin adımım tamam benim.
– Ne alaka Tuncay’ım?

Ekibi yeniden topladım ve…

Peki, onlar sıcak evlerinde, saat 20:00’den sonra yedikleri akşam yemeklerini televizyon karşısında yayılarak eritmeye çalışırken ben ne yapıyordum? Koşuyordum tabii ki. Hem de öyle böyle değil; Dere tepe, E-5, TEM, ara sokak, anacadde, sahil yolu, yokuş aşağı, yokuş yukarı… Ne varsa koştum. Ben koşarken onlardan aferinler ve alkış emojileri aldım. WhatsApp üzerinden bana rotalar önerdiler, nasıl daha da hızlı koşabileceğim konusundaki fikirlerini benden esirgemediler. Sağ olsunlar, büyük destek verdiler bana.

Koşalım da büyüsün

En sonunda onları 15 kilometreyi antrenmansız koşamaycaklarına ikna etmeyi başardım. Müthiş bir Alman disipliniyle de koşulara tekrar başladık. 12 Kasım’a kadar taviz vermeyeceğim. Herkes koşacak, iyi uyuyacak ve yiyip içtiğine dikkat edecek. Tabii bir anda bu kadar programlı hale gelmelerinin tek sebebi ben değilim. Maratonu koşarak bebeklere ve küçük çocuklara destek olacağız. O yüzden izin verin, kısaca kampanyayı anlatayım:

Bizim küçük grubumuz, Hayata Destek Derneği için bağış toplayacak bu yıl. Bu bağışlara Adım Adım platformu üzerinden ulaşmayı hedefliyoruz.

Eğer bu yazıyı okuyanlar arasında koşuya katılacak ama aklına bir sivil toplum kuruluşu adına koşmak gelmemiş biri varsa hemen girsin platforma ve kampanyalardan birine, mümkünse Hayata Destek’in kampanyasına katılsın. Bakın dernek kampanyayı ne güzel özetlemiş; hashtag filan hepsi var:

“Türkiye’de, her 2 dakikada beş bebek gözlerini açıyor. Ve bizler bu topraklarda gözünü açan her bebeğin güven ve barış ortamı içinde büyümesini, tebessümle izlenecek bir hikâyenin içinde yaşamasını istiyoruz. Hayata Destek Takımı olarak Vodafone 39. İstanbul Maratonu’nda bütün bebekler için parlak geleceklerin, sağlıklı ve eşit koşulların peşinde koşarken sizi de bizimle birlikte olmaya davet ediyoruz. #KoşalımDaBüyüsün ve #BütünBebeklerBizim diyerek, bebek bakım malzemeleri ve rehberi içeren 250 TL değerindeki Onuncu Ay Paketlerimizi ihtiyacı olan annelere ulaştırmak isterseniz çağrımıza cevap verin, size hemen ulaşalım. 12 Kasım’da adımlarımızı birlikte atalım, hayata nur topu gibi bir desteğiniz olsun.”

İşte bunun için ter dökeceğiz…

Balat-Süleymaniye hattında ter ve gözyaşı

Rotamız bu kez Balat-Süleymaniye hattıydı. Amacımız güzel bir ekim akşamında kilometreden çok, yokuş çalışmak ve koşu bitiminde kuru fasulye yemekti. Yokuş mu, kuru fasulye mi derseniz, cevabı belli sanırım.

Koşuya, Haliç Metro Durağı’ndan başladık. Durak, İstanbul’a son 15 yılda kazandırılan en çirkin yapıtlardan biri gerçekten. Heybeti, kitschliği ve kafası karışık mimarisiyle hem Galata hem Tarihi Yarımada hem de Haliç’in manzarasını gölgeliyor, sakil duruyor. Haliç’in ortasına yerleştirilen devasa, uzun, raylı bir beton blok. Koşmaya başlamak için berbat bir yer ama bir yerden de başlamak gerekiyor.

Barikatlarla çevrilmiş, inşaat yapılan sahil yolu…

Balat’a doğru koşmaya başladık. İlk kilometre kâbus gibiydi. Atatürk Köprüsü’ne (Unkapanı) geldiğimizde karşıya geçecek alan bulamadık. Kaldırım ve yol, barikatlarla birbirinden ayrılmış, ne yaya geçidi ne de trafik ışığı var. İllaki araçlarla birlikte, bir karbonmonoksit bulutunun içinden koşmamız gerekti. Üçer beşer kere sağımıza solumuza bakarak, bu yaya düşmanı kavşağı aşmayı başardık. Benim ekibe vaat ettiğim, deniz kenarı ve muhteşem bir Haliç manzarasıydı ama hiç de öyle olmadı.

Bu şehirde denizi görebilmek giderek zorlaşıyor…

Katilimize doğru

Atatürk Köprüsü’nün hemen dibinde artık yine ne inşaatı yapılıyor bilmiyorum ama her taraf sac panellerle kaplıydı. Deniz kenarına inmek bir 500 metre kadar imkânsızdı. Pisliğin ve karanlığın içinde koşmaya devam ettik. Sonunda deniz göründü ama daha koşunun başında olmama rağmen tüm şevkim kırılmıştı. Betonla doldurulmuş, bir zamanlar deniz olan setin üzerinde, manzaraya baka baka Balat’a doğru yol aldık. Cuma akşamı, iş çıkışı saati olduğu için çevre yoluna çıkan sahil caddesinde trafik hâlâ cehennem gibiydi. Araçların gürültüsü, kirli hava bizi mahvetmişti. Hepimiz sessizdik.

İkinci kilometrenin sonunda Balat’a vardık. Gürültü ve kaos, yerini Balat’ın restoranlarında yemek yiyen, kafelerinde günün stresini atanların neşesine, tatlı yorgunluğuna bırakmıştı artık. Daracık, tarih kokan sokaklarda, arnavutkaldırımların üzerinde bu insanlarla selamlaştık, onların destek alkışlarını benzin niyetine baldırlarımıza yönlendirdik, çünkü koşucu katili bir yokuşa gelmek üzereydik.

Burası yokuşların Everest’i

Fener Rum Lisesi’ne çıkan yokuşu nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Düz duvardan hallice bir canavar. Çıkılmamak, tırmanılmamak, tepeye ulaşılmamak üzere inşa edilmiş, varoluşunuzu sorgulatan, spordan soğutan, akciğer patlatan, baldır kası kopartan, ayak tendonu düşmanı, uzun bir yokuş. Bir ütopya. Hayatta sahip olamayacağınız en güzel kadın, en güzel erkek. Everest.

Koşarken emeklemek, taşların derzlerine tutunarak kendimi yukarı çekmek istedim. “İleriye, yukarı doğru koş,” diyen beynim, ayaklarıma komut veriyordu ama taşlar altımdan kayıyor, yokuş beni Haliç’e doğru çekiyordu. Daracık yokuşun iki yanına dizilmiş yüzlerce yıllık ışıksız evler bana doğru eğiliyor gibiydi. Onlar da bu yokuşu çıkamamam için ellerinden geleni yapıyordu.

İleride, en tepede Fener Rum Lisesi’nin muhteşem binası bana bakıyordu. Bir an yapının gözbebeği kulesinin bana acıdığını, sonrasındaysa kollarını açtığını gördüm. Son bir güçle artık aşağıya yuvarlanmak üzere, dehşetten yüzü bembeyaz hale gelmiş olan Latif’e, “DURMAK YOK!” diye haykırdım. Son nefesim olabilir bu diye düşünürken tepeye vardık. Tuncay mı? O yürüdü…

Latif, zafer pozu verirken!

Koşunun en zor bölümü geride kalmış olmasına rağmen yokuşlar hâlâ bitmemişti. Çarşamba’nın ara sokaklarından Fatih’e doğru tırmanırken Tuncay’ın yanımızda olmadığını fark ettik. “Babam işte,” dedi Latif. Tuncay, yanında iki Kuran kursu öğrencisi, tatlı tatlı yürüyordu. Hafızlık üzerine sohbet ettiklerini anlattı en sonunda yanımıza geldiğinde. Artık yokuşlar bitmişti. Fatih’in hareketliğini hâlâ yitirmemiş caddelerinde Fatih Camii’ne yaklaştık.

Fatih Camii göründü.

Hayatımın hiçbir döneminde bir caminin avlusundan koşarak geçmemiştim. Yatsı namazı yeni bitmişti. Camiden çıkan kalabalığı yararak avluda yol almaya çalıştık. Bir köşede kadınlar çekirdek çitleyip sohbet ediyor, bir grup çocuksa top oynuyordu. Çocuklardan biri beni görünce durdu ve sağ elini açtı. Yanında geçerken ona bir high-five yaptım. Avludan çıkıp su kemerlerinin dibinden Kadınlar Pazarı’na vardık. Tuncay yine durmuştu çünkü buranın Süleymaniye olduğunu iddia ediyordu. Zar zor ikna ettim daha 2 kilometre yolumuz kaldığına. Gerçi benim de canım bir büryan çekmişti.

Bir Süleymaniye klasiği

Gemileri karadan yürütemedik yerine kuru fasulye yedik!

Süleymaniye’ye vardığımızda bandolarla karşılaşacağımızı sanıyordum ama öyle olmadı. Nefes nefese, ilk bulduğumuz kuru fasulyeciye oturduk. Ali Baba diye bir yer. Çalışanlar harika bir misafirperverlik gösterdi bize. Nefis bir kuru fasulye yedik. Sohbetimizi ettik. Memleketi konuştuk. Çayımızı içtik. Ben de bir sigara yaktım…