Adımız yalancıya çıkmış o Bağdatlı şair sayesinde ama alın size katıksız gerçek: Kendi hikâyemi unutmak için başkalarının hikâyesini anlatıyorum. Bu da onlardan biri işte. Siz de eğer bu hikâyeyi okursanız belki kendi hikâyenizi bir süreliğine unutabilirsiniz.

İşte yine bir gece. Bilinçaltımızı su yüzüne çıkaran, gündüz boyunca gözümüze görünen şeyleri unutturan alacakaranlık bir gece. Haydi, çıkın ortaya kahramanlarım, ne duruyorsunuz?

Derken işte görünüyorlar uzaktan.

O da ne, bana doğru yaklaşanlardan biri kendime çok benziyor! Hasır Meksika şapkası, sırtında turkuaz sırt çantası, ayağında demode kovboy çizmeleri ve dalgın bakışları giderek belirginleşiyor. Evet, bu… Tanrım, ne işim var anlattığım hikâyede?

Diğerleri de görünmeye başladılar. Halil Paşa Kışlası’nın hayalet bahçesinde ilerliyorlar. Japon İmparatoru’nun sarayının çatısına benzeyen fıskiyeden akıyor sular, dakikalar gibi aralıksız, tekdüze, umarsız. Aralık ayının göz yaşartan güneşi çok uzaklarda, belki göğe çekilmiş bir anne gibi titreyerek uzatıyor kırışmış ellerini onlara, bize, hepimize…

Yaklaştılar iyice. Benden başka bir konservatuar öğrencisi, Dârü’l Bedâyi’nin henüz açılmamış bölümlerinden mezun iki yönetmen yardımcısı, iki de dost. Isınmamış, yakın zamanda da ısınacak gibi görünmeyen taş merdivenin basamaklarını tırmanıyorlar birer birer. Ölüm ne kadar yakın ve ne kadar uzak onlara.

Beni görmüyorlar elbette. Görünseydim bunları nasıl anlatabilirdim?

İyice yaklaştıklarında ruhumu, o kendime benzettiğim genç adamın bedeninde can çekişen ruhuyla birleştiriyorum. Birleştiriyorum ki kendimi dışarıdan daha net görebileyim. Bir bedene ihtiyacım var, var olmak için. Et ve kan!

Böyle başlamamıştı aslında bugün:

Mudanya’dan gemiye binmiştim. Havanın berraklığı yüreğimi ferahlatmıyor; aydınlık, ucu keskin, ince, dehşetle ışıldayan bir jilet gibi kesiyordu içimi. Trilye’de uykusuz geçirdiğim gecenin ardından hava ağarırken taksiye atlayıp dolambaçlı yollardan iskeleye varmış, kalkan ilk gemide boş bir masaya kendimi atmıştım. Sonra masanın sandığım gibi boş olmadığını anlayınca başka bir boş masaya geçtim. Her iki masa da beş dakika aralıklarla gelen iki kadın yolcuyla dolunca yalnız kalamayacağımı anladım. İkinci masadaki kadın, bana tuhaf bir şekilde bakıyor, ama konuşmuyordu. İlk cümleyi ben kurmasaydım, herhalde bu uğultulu sessizliğe dayanamayacaktım:

“Sizinle tanışıyor muyuz?”

“Ah, elbette sizi tanıyorum ama siz beni tanımıyorsunuz,” dedi.

“Ben de tanınmadığım bir masa arıyordum,” dedim gülümseyerek.

“Sadece başka kentler, başka denizler değil, başka masalar da bulamazsınız,” dedi dedi dipsiz bir gülüşle.

“Kavafis’i seviyorsunuz anlaşılan…” diye cevap verdim, “Pek anlamam ama…”

“Ne iş yapıyorsunuz?”

“Mimar Sinan’da öğrenciyim, konservatuarda. Siz?”

“Beni tanıdığınıza göre biliyorsunuz boş gezen biri olduğumu.”

“Elbette ama sizi sınamak istedim.”

“Her zaman doğruyu söylerim,” dedim gülerek. “Daha doğrusu,” diye devam ettim, “her söylediğim cümle bir öncekinden daha samimidir. Bu böyle gider…”

Sonra öyle çok konuştum ki havanın hırçın berraklığı sırlanmış bir ayna gibi asıl görevini yapmaya, her şeyi olduğu gibi göstermeye başladı. Ufak tefek bir kadındı; altında mavi jeani, üstünde siyah deri ceketiyle karşımda oturuyor, saçlarıyla oynuyordu. Gemiden indikten sonra bir sigara uzattım. Rahat bir tavırla aldı. Benimle aynı tarafa gideceğini söylediği için tren istasyonuna kadar beraber yürüdük.

Konuşmaya devam ettim. Tren kalkmadan önce söylediğim son cümlelerle havanın rahatsız edici aydınlığı tamamen kırılmıştı. İmparatorun kırk yıl hapsettiği bir kız vardı hani, adı H ile başlıyordu; on sekiz yaşında girdiği adadaki kulenin en üst katındaki hücresinden çıkmış, senelerce ufacık bir pencereden seyrettiği denizi aynı yerden, ama bu defa özgürce seyrederken saçlarının bağını çözmüştü, kırk sene evvel ettiği yemini tutarak. İşte karamsarlığım o prensesin kara saçları gibi dağıldı rüzgârda, bu sabah.

Trenden inip yürüdüm Taksim’den Harbiye’ye. Dârü’l Bedâyi’ye uğradım. Benden istedikleri bir film dekorasyon işi vardı. Yönetmen yardımcısı arkadaşlara hazırladığım dosyayı verdim. Çıkıp gidebilirdim hemen. Ama biraz oyalanmak, çekecekleri filmin nasıl bir şey olduğunu bir de kendilerinden dinlemek istedim. Film oradan oraya uçuşan bir kuş tüyünün gözünden bazı insanların hikâyesini anlatıyordu.

Açık pencerelerden evlere giren, kimseye fark ettirmeden mutfakta, salonda olup biteni izleyen, sonra esintiyle yakındaki parkta bir banka oturup tartışan sevgililerin mahrem konuşmalarını dinleyen, oradan Kocamustafapaşa’ya süzülüp oradaki bir öğrenci yurdunun altı kişilik odalarında kalan kızların çevirdiği dedikodulara kulak misafiri olan destursuz bir kuş tüyüydü bu. İşimin ne kadar zor olduğunu tahmin etmişsinizdir. Biri kadın, biri erkek, iki sinemacıyla yaptığımız sohbet de o kuş tüyü gibi pencereden çıktı, bu kez başka yerlerde dolaştı, dönüp yeniden pencereden bizi gözetlemeye yeltenince müsaade istedim. Kendimden kaçmıyor muydum ben?

Dârü’l Bedâyi’den ayrılınca gerisingeri yürümeye başladım. Geniş kaldırım, koşuşturan insanlarla doluydu. Bense ağır ağır yürüyor, bir yandan da o film için yapacağım tasarımları düşünüyordum. Zihnim, kuş tüyünün ziyaret ettiği evlerin pencerelerini örten perdelerde, öğrenci yurdunun küçük odasındaki çalışma masalarının üzerindeki renkli lambalarda gezinirken “tak” diye bir ses duydum. Savruk yürüyüşüyle yanımdan geçip giden ayakkabı boyacısı kara yüzlü çocuğun sandığından düşen büyük bir fırçaydı bu. Umursamayıp yoluma devam edecektim ki birden ağzımdan şu kelimeler çıktı:

“Heyyy, delikanlı, fırçanı düşürdün!” İşte o zaman anladım; insan her yaptığına kendisi karar vermez.

Çocuk geri döndü, yerden fırçasını aldı.

“Sağ ol abi,” dedi, “ayakkabılarını boyiyem mi?”

Ben daha, “Olur,” demeden sandığını yere bırakıp ufak taburesine oturdu. Her zaman da boyanacak türden ayakkabı olmaz ayağımda, denk geldi.

“Ama yanımda sadece beş liram var,” dedim.

“Canın sağ olsun abe,” dedi yarım bir gülüşle, kafasını kaldırıp.

“Nerelisin?”

“İzmir, Tepecik.”

“Hah, tamam.”

“Sen ne iş yapıyosun bakam?”

“Hiç… Serserilik yapıyorum.”

“Bizdensin yani,” dedi göz kırparak.

Güldüm, “Eh, dedim, “elimden geldiğince.”

Egelilere özgü kaygısız, hayatı tefe koyup çalan bir edası vardı. Koyu esmer yüzü sarı çillerle kaplıydı. Tişörtünün yakaları da kayış gibiydi.

“Bence,”dedim, “siz hayatın sırrını çözmüşsünüz.”

“Ötekini uzatsana,” dedi bilmiş bir tavırla, “çözdük tabii. Beş yaşından sonra olmadık şeye ağlamayı bırakırız biz.”

Bak sen yumurcağa! Ne baba laflar… Zaten bilirim, bu Egeli çocuklar yetmişlik adam gibi laf eder. En kral laf yarışını onlar yapar.

“Beş yaşında Misty tasolarım vardı. Biliyon mu sen onları? Hani en güçlüsü vaa ya. Bu sarı Dragonu bile yenen.”

“Ha, biliyorum, benim de bir tane vardı.”

“Hah, işte ondan. Mahallede ne hava yapmıştım onlaala. Aldığım her çitostan Misty çıkıyodu valla. Solu bi da uzat. Hah! Bi gün arkıdeşlere göstericem diye maça götürdüm. Maç bitti. Goduğum yere baktım. Yok. Sağa sola baktım, yok. Deli gibi ağlıyom. Sokaklarda doleşe doleşe eve gittim gari. Soona bubam geldi.”

“Eee?”

“‘Ne ağlıyon len?’ dedi. Tasolaa yok, dedim iki gözüm iki çeşme. Güldü, ‘Bak bakem bi suratıma,’ dedi, ‘buna iyice ağla bakam, ama öyle ağlıcen ki bi daa hiçbir şeye ağlamıcen.’ Tuhaf tuhaf baktım suratına. Ne diyo diye.  Gülüyo gibi. Ama dalga da geçmiyo gibi. Öyle bakıyo ki, sanki dünyada başına gelmedik iş galmamış, feleğin çemberinden geçmiş, yine de gülüyo gibi. Ama ciddi de. İşte abi, o günden beri ağlamam ben. Ne ağlıcem.”

“Vay be!”

Çocuk, sandığındaki cila kutusundan bir parmak alıp ayakkabıma sıvadı. Fırçalıyor. Susuyorum. Sonra dedim ki, “Eee, sen napıyorsun İstanbul’da?”

“Napcem, çalışıyom işte, sonra döncem İzmir’e.”

“Kalmayacaksın yani.”

“Yok abi, burlaada durulu mu hiç? Bir şey alcam da para biriktiriyom.”

“Ne alacaksın?”

“Söylemem,” dedi kafasını kaldırıp, “bizim çetenin sırrı bu.”

“İyi bakalım,” dedim, “borcum ne kadar?”

“Benden olsun,” dedi. Parayı uzattım. Aldı, koydu cebine. Sandığını topladı.

“Sağ ol abi,” dedi.

“Sen de sağ ol.”

“Bak, hayatın sırrını da öğrendin gari,” dedi göz kırparak. Gülümsedim. Yüzü gülüyor gibiydi. Ama dalga da geçmiyor gibi bir havası vardı.

Saatime baktım. Üç. Halil Paşa Kışlası’nın önündeki bahçeye doğru yürüdüm. Telefonla konuşan, güneş gözlüklü, orta yaşlı bir kadınla bankın yaslanılacak tarafına oturup çekirdek çitleyen üç dört öğrenciden başka kimse yoktu. Ben de bir banka oturdum. Korkut’u bekliyorum. Mudanya’dan yola çıkmadan sözleşmiştik. Buluşup Mehmet’in Gümüşsuyu’ndaki ofisine geçecektik. Gelir birazdan. Hava serin. Paltoma iyice büründüm. Cebimde bir kuruş yok. Fıskiyeden fışkıran suları seyrediyorum. Onlar da üşüyor. Onların da parası yok. İhtiyaçları da. İnsanların hayatını öğrenmeye meraklı kuş tüyünü düşünüyorum, Tepecikli boyacı çocuğun anlattıklarını, beni tanıyan konservatuar öğrencisini. Sonra başka şeyleri de…

Korkut geldi nihayet. Sarıldık.

“Nerede kaldın?” dedim.

“Aslında tam vaktinde geldim,” dedi gülümseyerek. “Seni uzaktan gördüm. Kaldırımda yürüyordun. Ama öyle düşünceliydin ki zihnini dağıtmak istemedim. Kim bilir ne yazıyordun kafanda.”

Güldüm. “Hadi gidelim,” dedim.

Şimdi gece… “Dedim” kelimesini yazar yazmaz yeniden görünmeye başladım. Elim, parmaklarım, ayaklarım… Aynaya bakmama gerek yok. Ama çok sahte görünüyor. Nasıl diyeyim, sanki balmumundan yapılmış gibi. Hikâyemi yeniden hatırlamaya başladım. Her şey yeniden canlanıyor… Bahçe orada. Bana yaklaşanlar benden uzaklaşıyor şimdi. Taş merdivenler daha soğuk… En son… İnce ama açıktan işitilen bir kırılma sesi duyuluyor…

Kendime benzettiğim genç adamın can çekişen ruhu beni terk ediyor. Bu et benim etim değil, bu kan da öyle.

Yokum artık.

Yeniden yalancıyım.