Dolmuşta başka kimse kalmış mıydı, bilmiyorum. Şoför, bir de ben. Yani öne oturmuştum, yanımdaki adam ineli biraz olmuştu. Trafik vardı. Sessizlik değil, ama uğultunun içinde bir sese duyarsızlık hali. Hava puslu, soğuk. Belki de arkada birkaç suskun daha vardı, dönüp bakmadım. Çocuklu kadın inmişti onu biliyordum, dolmuş telefonlusu inmişti onu da biliyordum. Geriye birileri kaldıysa da o derişik durağanlığa uyumluydular.

Hiç rahat değildik, ama bir bırakılmışlıkla her dur-kalkta, her kasiste başlarımız sallanıyordu.

Bedenlerimiz uzaklıydı; istemsizce hafif dışa diagonal. Paltolar çıkarılmamıştı; dolmuş sıcak ama yol kısa umulmuş belli. Her şey hem biraz hüzünlü hem de çok olağandı. Ortak olmayan bir suskunluk.

İşte böyle akşamüstlerinde tuhaf şeyler duyumsuyorum. Birden -doğrudan yüzüne bakmadığımdan- yüzünü bile bilmediğim bu yorgun sürücü ile kurgusal bir bağ düşlemeye başlıyorum. Bir yerden bir yere, biriyle mecburiyetten gitmenin komik ciddiyeti yaptırıyor bana bunu. Ya da biriyle birlikte çıktığını sandığın yolculuğun tekilliği. Aman işte, her ne ise, üzüntülü yanına fazla yatmıyorum ilhamın.

Şöyle bir durumun içine koyuyorum şoför amcayla bizi:

Kendimizi çok da sevmememize rağmen dünyada tek biz kalmış gibi hissediyoruz. Birbirimizi hiç sevmememize rağmen, sade ikimiz varız bu yorgunlukta. Çok mutsuz bir ülkenin yaşlı kral ve kraliçesi. Varlığı yokluğu bir maiyetlerini suskunca artlarında sürükleyen iki sönük fener. Yıllardır sevişmemiş, konuşmamış ama yan yana durmaya mecbur. Kimseye dokunmazlarsa kimsenin dokunmayacağı itibarlı ve sevgisiz iki canlı heykel. Birbirimizi uzun zamandır tanımanın bıkkınlığı varsa da pek çok hareketin iç nedenini anlayamamış, anlama arzusunu da yıllar önce yitirmişiz. Tam da bu!

Aynı anda başka müzikler dinliyoruz. Başka kuşakların arabeskleri. Çok az birbirine karışıyor bu müzikler, şarkıdan şarkıya geçerken mesela, aldırmıyoruz. Başka yerlere bakıyoruz. Ciddiyetli kıyafetlerin içini doldurmak için bir gerginiz ama içimiz bomboş gibi. Balon gibiyiz yani. Bezginiz ama mağrurluğu, kibri de elden bırakmıyoruz. Elden bıraksak bile paçamıza yapışıyor sanki, yılların davranışı tabii, bırakıp gitmiyor; postürü oluyor, sureti oluyor insanın.

Bazen bir şey diyecek gibi oluyoruz mesela. Bir cümleyi toparlamanın sorumluluğunu alacak gibi hissetmiyoruz sonra. Hem ne gerek var? Dışarıya bakıp bu gri ve telaşlı kaosun serbest çağrışımıyla düşünceden düşünceye atlıyoruz. Bir an için o kaosun bir parçası olmayı arzuladığımızı ya da özlediğimizi hatırlıyoruz belki. Cızz… Çağlar önceymiş gibi geliyor. Gidiyoruz, gidiyoruz, sallanıyoruz, dökülmüyor üstümüzdeki devlet kasveti.

Sonra kraliyet dolmuşu duruyor. Kulaklarımda kulaklık. Kendimi duymadığım için mümkün olduğunca bağırmamaya çalışarak yarım gözle eski kralıma bakıyorum, “Kolay gelsin, hayırlı işler,” diyorum. İniyorum, birden bire istifa ediyorum dolmuş kraliçeliğinden. Bu veda nasıl da absürt bir bitiş oluyor mini hikâyeme! Kralın da haberi yok tabii. O belki nihayet bir sigara yakmıştır. Ya da yepyeni bir geçit törenine başlamıştır da elden ele vergilerini topluyordur. Ruh haline uygun bir kraliçesi var mıdır şimdi, bilmiyorum. Belki de köhne tahtını devretmiştir de toy kral, pop dinleyerek trafiksiz arka yollarda hız yapıyordur. Kaygılı maiyetten, çalkalanıp duvarlara çarptıkça cesaretsiz homurtular geliyordur falan…

Benim hikâye hükümranlığım, dedim ya, birden bitiyor. Bilindik mekânlara doğru üşüyen adımlar atarken için için gülüyorum.

Bağlanmanın, ait olmanın, kalıcı olmanın, yerleşik olmanın gizil şiddetini düşünüyorum. Kazanmanın ve kaybetmenin aktif, durmanın ve tutmanın pasif şiddetini. Dolmuştan inişim gibi dışarıdan olağan içerden absürt.

Yürüyorum yürüyorum; “Paltoyu çıkarsam daha mı iyiydi, inince üşümez miydim acaba?” diye düşünüyorum, sonradan. Yürüyorum, hep, nereye gideceğimi hiç bilmiyormuş gibi yürüyorum, kısacık yollarda bile. Şükür ki eğitimli, uysal atlarım yolu biliyor.

Kendimi “duymadığım” için, bağırmamaya çalışarak yürüyorum, yürüyorum, gri şehrin devrik kraliçesiyim.

Görsel: Jean-Michel Basquiat