Herkesin içeriğinin daha çok kişiye ulaşması için çabaladığı dijital mecralarda haberciliğin yarıştaki yeri neresi olacak? Üretilen haberleri, sosyal medyada aynen paylaşmaktan ziyade basının bu platformlarda yapabilecekleri başka neler olabilir?

Bu sorulara kafa yoranlardan biri, Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle’nin (DW) Facebook sayfasında Nalan’la Ringdeyiz isimli tartışma programı yapan Nalan Şipar. Programda konuklar ünlü değil, üstelik stüdyo yerine bir boks ringinde tartışıyorlar ve süre sadece 15 dakika. Ateizmden akraba evliliğine hemen her konu gündem olabiliyor. Türkiye’de basının durumu düşünüldüğünde büyük lüks değil mi?

Nalan Şipar, “Türkiye’de yaşayan insanlar için alternatif bir haber kaynağı olmayı hedefliyoruz,” diyor ve ekliyor:

“Gazetecilik ölmedi. Gazeteci olarak benim işim, tartışmanın nerede nasıl yapıldığı değil, hedef kitlemin nerede olduğu ve onlara en hızlı nasıl ulaşabileceğim. Onların bana gelmesini beklemek yerine ben onlara gidiyorum.”

Ana akımda çalışan bir gazetecisin. Facebook canlı yayını yapma riskini neden aldın?

DW Akademie’nin 18 aylık editörlük eğitimine katılmıştım. Burada kamera kullanmaktan Snapchat için haber kurgulamaya kadar hemen her şeyi öğretiyorlar. Yurtdışı temsilciliklerinde editörlük tecrübesi de ediniliyor. 2 ay Washington’da çalışmıştım. Bu eğitim sonrası tekrar muhabir olarak sahalara dönmeyi planlarken, DW’nin yeni formatlar üreten departmanından teklif geldi. Böylece eğitim sırasındaki fikirlerimi geliştirme şansı buldum.

O zamanlar sosyal medyada sürekli haber videoları paylaşılıyor ama kurumumuzda bu, televizyon içeriklerini sosyal medyaya yüklemek şeklinde anlaşılıyordu. Halbuki o dönem sadece sosyal medya için kurgulanmış ve özellikle yorum içeren videolar rağbet görüyordu. Bu gözlemleri yaptıktan sonra Echt?! (Cidden mi?!) çıktı.

O nasıl bir program?

Echt?!, özellikle gençlere hitap eden, toplumsal olaylara bakıp insanların sinirlendiği, eleştirdiği konuları gündeme getiren bir format. En fazla 2 dakikalık videolarımızda belli bir kitleye seslenerek sivri bir tezle başlıyoruz. En can alıcı fotoğrafı, ilk 10 saniyede kullanıyoruz. Yeri geliyor Merkel, yeri geliyor inanılmaz paralar kazanan futbolcular, yeri gelince işyerinde erkeklere şort giymesine izin vermeyen patronlar oluyor hedef. Yorumun sonuç bölümünde de izleyenlere hitap ederek “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye soruyoruz ve bu şekilde kullanıcıyı videonun altındaki yorum bölümünde tartışmaya davet ediyoruz.

Biz de 2 dakikada herhangi bir konunun derinlemesine tartışılamayacağının farkındayız ama amacımız sosyal medya kullanıcılarının tartışmaya dahil olması. Biz bir fikir ortaya atıyor, onların tartışmasını istiyoruz. Ben de özel hesabımdan tartışmaya katılıyorum, hepsine cevap yazıyorum. Bu, DW için yeni bir şeydi.

Bence kurumsal değil özel hesaplar kullanıcı tarafından daha fazla ciddiye alınıyor, çünkü daha farklı bir samimiyet oluşuyor. Beni ekleyen çok insan oluyordu. Başa çıkması başlarda zorlasa da bir yandan da çok hoşuma gidiyordu çünkü dünyanın değişik yerlerindeki insanlarla iletişime geçebiliyorsunuz. Hatta artık onlar bana fikirlerini gönderiyor ya da işlenmesini istedikleri konu önerilerinde bulunuyorlar. Biz de bunu dikkate alıyoruz. Bu formatın bana kattıkları çok oldu.

Mesela?

Özellikle sosyal medya içeriklerinde insanlarla birebir temas içinde olup onlara ciddiye alındıklarını hissettirmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. “Ben gazeteciyim, sana anlatacağım,” deyince olmuyor. Bu formatla DW çok fazla etkileşim almaya başladı. Echt?!‘i üç kişi sunuyoruz. DW’de birçok dilde yapılan televizyon formatları var ama sosyal medya için yapıldıktan sonra başka departmanlar tarafından da uyarlanan ilk format bu.

Nalan’la Ringdeyiz’de ismimin olmasının bir sebebi de Echt?!‘ten çıkardığımız ders. İnsanlar, kişiler üzerinden haber takip etmeye daha meyilli, samimi bulduğu sürece o programa daha çok güveniyor ve takip ediyor. Kişiselleştirme konusu sosyal medya için de geçerli. O yüzden ismimi programda kullanmayı tercih ettik.

“Farklı görüşler seviyeli bir şekilde tartışılabilmeli”

Nalan’la Ringdeyiz fikri nasıl çıktı peki?

Türkiye’de basın özgürlüğünün durumu ortada. Formatı geliştirmeden önce oturup her gün Türkiye’deki haber kanallarındaki haber ve tartışma programlarını izledim. Gördüm ki programlar saatlerce sürüyor, sürekli aynı insanlar uzman olmadıkları halde programa katılıyor ve insanlar birbirleriyle tartışmaktan çekiniyor, bir soruya dakikalarca cevap veriyorlar ve hiçbir şey anlayamaz oluyorsunuz. Program sunucuları izleyiciye hashtag verip yorum yazılmasını istiyorlar ama belki onların binde biri yayına alınıyor. Kutuplaşma öyle bir yere gelmiş ki farklı partilerin milletvekilleri bir araya gelmiyor; programın başında biri, sonunda öbürü konuşuyordu.

Almanya’da ise tartışma kültürünü koruyup geliştirmek en önem verilen şey. Bana garip geliyordu haliyle bu durum. Bunlardan yola çıkıp Nalan’la Ringdeyiz‘i geliştirdim. Yayınımızda ne kadar farklı görüş olursa olsun insanların seviyeli bir şekilde tartışmasını istiyorum ve bunu gerçekleştirmenin de mümkün olduğunu görüyoruz. Bazen yayında birbirlerinin zıddı görüşleri savunduklarını söyleyen insanlar konuşma esnasında birbirlerine hak da veriyorlar, fikirlerine katıldıklarını söylüyorlar. Birbirleriyle konuşmasalardı ortak noktaları olduğunu göremeyeceklerdi. Bu yüzden bunu istiyorum.

Neden stüdyo değil de ring?

Facebook’ta canlı yayın yaptığında normal bir televizyon stüdyosundan yapamazsın. Facebook’un verdiği farklı bir samimiyet, farklı bir gerçekçilik var. Ya dışarıda ya bir hareketin içinde ya da kimsenin olamadığı bir yerde olacaksın, ancak bu şekilde izletebilirsin Facebook canlı yayınını. Çünkü Facebook, televizyon gibi arka planda çalışan bir şey değil; insanların durup bakmaları için dikkat çekmek lazım.

Steril bir televizyon stüdyosunda bunu yapmaktansa gerçek bir ring daha cazip geldi. Berlin’deki bütün ringleri aradım. Bu, davet ettiğimiz insanları korkutabiliyor ama bu sadece işin rengi. Sunucu olarak benim rolüm, bir hakemin rolü aslında. Onlar argümanlarıyla bir kavga verirken ben kısa ve net cevaplar almak isteyen, objektif, kuralları koruyan bir hakemim.

“Türkiye’de insanlar neyi konuşmaktan çekiniyorsa biz onu konu ediyoruz”

Programda ünlü olmayan kişiler tartışıyor. Bu izlenirlik açısından yarar sağladı mı?

Hem avantajları hem de dezavantajları var. Tanınan kişileri alsaydık en azından kendi takipçileri geldiğinde daha fazla izlenebilirdik belki ama bunu yapmıyoruz. Çünkü genç izleyicilere, haberle ilgilenen insanlara, onların sahip olduğu farklı kaynaklara güveniyorum. Tanınmayan insanların gelmesinin avantajıysa yine samimiyetle alakalı. İzleyici birçok kez izlediği, fikirlerini bildiği kişiyi görmüyor tartışmada. Kendinden birini görüyor. Sunucu olarak benim açımdan avantajıysa yayında bu insanlara kişisel sorular sorma imkânımın doğması.

“Toplumda kadın erkek eşit mi?” sorusunu tartıştığımız bir programda katılımcılardan birine, “Peki, senin annen ev hanımı mıydı yoksa çalışıyor muydu?”; ateizmi ele aldığımız bir önceki yayınımızda dindar konuğumuza, “Ateiste kız verir misiniz?” diye sorduk. Bu konular onların kendi hayatlarını ne kadar etkiliyor, bunu öğrenmek istiyorum. Bir politikacı belki böyle sorulara kaçamak cevaplar verebilir ama gerçek bir insan, daha samimi bir yanıt verir ve biz de konunun hakkını verebiliriz diye düşünüyorum.

İzleyici de 40 yaş üzeri erkek izlemek yerine kendinden biri gibi hissedeceği kişileri izlemek istiyor. Kalıp cümleler yerine bizim gibi, içinden geldiği gibi konuşan birileri var ekranda. Bu da samimiyeti ve güvenirliği sağlıyor. Facebook onların platformu, onlar çıkıp konuşmalı.

Konuları ve konukları nasıl belirliyorsun?

Önemli olan, birçok insanı ilgilendirebilecek bir konuyu seçmek, insanların hayatından bir kesiti yansıtmak. Türkiye’de insanlar neyi konuşmaktan çekiniyorsa biz onu konu ediyoruz. Bu, siyasi baskı da olabilir, ahlaki değerler de. Benim için önemli olan, Türkiye’deki insanlara ulaşıp tartışılmayan konuları tartışabilmek. Türkiye’deki meslektaşlarımızın birçok sorun yüzünden haberleştiremediği konuları tartışmak istiyorum.

Türkiye’de yaşayan insanlar için alternatif bir haber kaynağı olmayı hedefliyoruz. Konuklar için tartışma konumuz hakkında haber, araştırma yapmış insanlar ilk başvuru kaynaklarımız. Bunlar partilerin gençlik kollarından, tezini haftanın konusunda çalışan biri de olabilir. Hiç uygun biri bulamadığımızda Facebook’tan konumuzu açıklayıp görüş belirtmek isteyenlerin benimle iletişime geçmesini rica ediyoruz. Bu da çok iyi işliyor.

İzlenme oranları nasıl?

İlk bölümümüz 170 bin tıklanma sayısına ulaşmıştı, yayınımızı izleyenlerin çoğu İstanbul ve çevresinden izleyen 19-34 yaş arası erkekler. İkinciyse Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti. Şimdiye kadar dört bölüm yaptık, toplamda 500 bin tıklama oldu. Ulaştığı kişi sayısıysa bundan çok daha fazla. İkinci bölümde biraz şanssızlık yaşadık. Canlı yayında sesteki hata yüzünden Facebook ikinci bölümü öne çıkarmadı ve izleme oranları görece düşük kaldı. Sonuçta Facebook’un algoritmasına bağlıyız…

“Madem sosyal medyadasınız, biz de oraya geliyoruz”

Program Türkiye’de benzer işler arasında farklı bir yerde duruyor; hem katılımcılar hem konular hem de süre açısından. Almanya ve Avrupa medyasında durum nasıl?

Burada da denemeleri oluyor tabii. ARD, seçim öncesi Facebook canlı yayını yapmaya başladı ama bu programı sunan, televizyonda en yüksek reytingli haber programını sunan kişilerden biriydi. Akşam haberlerini sunar gibi Facebook canlı yayını yapıyordu ve konuklar da bilinen kişilerdi. Yani aslında niyet iyiydi, genç insanlara ulaşmak istediler ama genç damarı tutturmak zor oluyor çünkü sunan kişide yılların verdiği TV alışkanlıklarından dolayı aşırı ciddi davranma isteği var. Onun yeri sosyal medya değil.

ZDF’de Heute Plus diye bir program var, aynı stüdyoda, aynı haberlerle hem canlı yayın hem de Facebook canlı yayını yapılıyor. Aynı televizyon programını başka bir platforma taşımak bence mantıklı değil. O yüzden steril bir televizyon stüdyosuna karşıyım. Yoksa gerçek ring yerine stüdyoda da ring yaratabilirsiniz. Ama gerçek ring olması, programa katılanları da etkiliyor, ringe çıktıkları anda enerjileri değişiyor ve çok daha iyi sonuç alınabiliyor.

Senin ciddi davranma isteğin, ciddiye alınmama kaygın yok mu?

“Gazetecinin rolü ne olmalı?” tartışması bu. “Gazeteciler olarak niteliğimizi kaybediyoruz: Herkes gazeteci kapasitesinde, bizi onlardan ayıran bir şey olmalı,” tartışması yürütülüyordu Alman medyasında. “Biz her şeyi biliyoruz, insanlara anlayacakları şekilde anlatmalıyız,” diyen bir gazeteci grubu vardı, ben bu fikre karşıyım. İnsanların bazıları bizden çok daha bilgililer, çok daha önemli kaynaklara erişebiliyorlar. Snowden’a bakın… Bu insanlarla aynı seviyede tartışma yürütüp toplumun tartışmasına girmelerini sağlamak istedim.

Facebook yayını, ciddiyetsiz olduğu anlamına gelmiyor. Gazeteci olarak benim işim, tartışmanın nerede nasıl yapıldığı değil, hedef kitlemin nerede olduğu ve onlara en hızlı nasıl ulaşabileceğim. Onların izleme alışkanlıklarına uygun çalışıyorum, onların bana gelmesini beklemek yerine ben onlara gidiyorum. Madem sosyal medyadasınız, biz de oraya geliyoruz.

“Vah vah etmektense yeni fikirler geliştirilmeli”

Yeni bir şey deniyorsun. Yaparak öğrendiğin neler var?

Platformlar gazeteciliği değiştiriyor. Benim avantajım buna ayak uydurabilen, formatlar çıkarabilen yanımı keşfetmiş olmam. “Gazetecilik öldü,” diye yakınılan bir ortamda farklı platformların olumlu değişiklikler olduğunu düşünüyorum çünkü yaratıcılığa imkân veriyor. Vah vah etmektense sürekli yeni fikirler geliştirmekten yanayım.

Mutlaka birçok meslektaşımın da yeni medya anlamında fikirleri vardır ama belki çalıştıkları kurumlar bunlara sıcak bakmıyor olabilir ya da buna yeterli bütçeleri yoktur ve bu nedenle hayata geçiremiyorlardır fikirlerini. Bizim kurumumuzda da yeni fikirler bazıları tarafından eleştirildi ama yönetimin desteğiyle bunları gerçekleştirebildik. Bu açıdan kendimi şanslı hissediyorum.

Bizi, beni insan olarak değiştiren platformlar, gazeteci olarak da değiştiriyor. İnsanlara iletmek istediğimiz içerikleri, platformlara tamamen bağımlı olmadığımız müddetçe, onlara uygun bir şekilde paketlemekte sakınca görmüyorum.

Röportaj: Canberk Beygova
Fotoğraflar: M. Barış Paksoy