İstanbul Maratonu’nda geçen yıl olduğu gibi Hayata Destek Derneği yararına koştum. Sabah biraz stresli başlayıp (Tuncay sağ olsun!) büyük ölçüde de öyle devam eden serüven, sonunda mutlu sonla noktalandı neyse ki. Artık ilk maratonuma, yani 42 kilometre koşmaya hazırlanacağım. Bekle beni 40. İstanbul Maratonu…

“Tuncay, 06:45’te beni arabayla al. Saat 07:30 itibarıyla bütün yollar kapatılacak. Son otobüs de o saatte kalkacak. Valla ortada kalırız. Tamam mı gözüm?

“Tamam kardeş. Merak etme sen, 06:45’te sendeyim.”

11 Kasım akşamı, koşu arkadaşım Tuncay ile işte bu konuşmayı yaptım. Kendimi son derece açık şekilde ifade ettiğimi hatırladığım bir konuşmaydı bu. Saat akşam 9’a geliyordu. Büyük kedim Limon, dışarıdan topladığı kuşları oturma odası penceresinin denizliğine bırakmış, kocaman olmuş gözbebeklerini bana dikmişti. Sanırım onu alkışlamamı ya da ölü kuşları eve sokmasına izin vermemi filan bekliyordu. Minik kedim Zeytin ise Limon’un avcılığından etkilenmiş bir şekilde perdelere tırmanıp cama kafa atıyordu. Onlara sakince baktım. Zeytin’i perdede asılı halde, Limon’u ise avını patilerken bırakıp odama geçtim.

Hazırlık yapmak önemli

Yatağımın üzerinde ertesi günkü büyük yarışta; 39. İstanbul Maratonu’nda giyeceğim kıyafetlerim seriliydi. 3 yıldır her türlü eziyetime ve vücut sıvıma (ve muhtemelen başka şeylere de) maruz kalmış koşu şortuma sevgiyle baktım. Koyu gri, yanında siyah şeritleri olan ve sözde ter tutmayan, her şeyi dışarıya atan şortumu daha birkaç saat önce yıkamıştım. Onun da bana sevgiyle baktığını fark ettim. Sonra üzerime giyeceklerime döndüm. Beyaz, pamuklu uzun kollu tişörtüm, koşuya seçildiği için kendinden geçmiş gibiydi. Bir kolu havada, diğeri yana savruk halde yatağın üzerinde John Travoltavari bir pozisyon almıştı. Onu da okşadım ve onun da üzerine giyeceğim Hayata Destek Derneği’nin tişörtünün parlak, yumuşak kumaşı üzerinde parmaklarımı gezdirdim. Sonra çekmeceme dönüp 15 kilometre boyunca ayakkabıların içine hapsolacak çoraplarımın kulaklarına sevgi sözcükleri fısıldayıp şanssız çifti belirledim.

Gece 12’ye gelirken yattım. Artık heyecandan mı, başka sebeplerden mi bilmiyorum ama sabaha karşı 4’e kadar dönüp durdum; müzik dinledim, kitap okudum, kedi sevdim, denizlikten kuş ölüsü temizledim, dizi seyrettim, Haribo yedim, su içtim, kahvaltı ettim. Uykuya dalmamla uyanmam bir oldu neredeyse. Saat 06:30 olmuştu. Yorgunluktan geberiyordum ve 15 kilometre koşmam gerekiyordu. Güne harika bir başlangıç…

Saate baktım, 06:45. “Tuncay’ın gelmiş olması gerekiyordu,” diye düşündüm. Pencereden baktım, kimse yok. Sonra Whatsapp’ım vızırdadı.

Bekledim de gelmedin…

06:47

Tuncay: Kardeş, şimdi kalktım. Arabayla mı karşıya geçeceğiz? Yoksa arabayı Beşiktaş’a mı koyarız?
İç sesim: (LAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAN!)
Ben: Nasıl istersen abi.
Tuncay: Peki, gelince bakalım. Birazdan sendeyim.
Ben: OK.

Sonra bekledim, bekledim, bekledim…

07:05

Ben: Artık arabayla gideriz. Geliyor musun?
Tuncay: Evet. 5 dakikaya.

Beklemeye devam ettim. Sokaktaydım. Hava henüz aydınlanmamıştı, soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Yola çıkıp arabalara bakmaya başladım.

Yarışa yetiştik ama

Tuncay 07:22’de geldi, sözleştiğimiz saatten neredeyse 45 dakika sonra. Arabaya hınçla bindim. Geç kalma korkusu, yarışa katılamama olasılığı beni strese soktu. İkinci Köprü’den Altunizade’ye 15 dakikada gideriz diye düşündüm ve rahatladım. Sohbete başladık, tabii konu Türkiye’nin durumuna geldi. Ben kızıyorum, o bana kızıyor derken Üsküdar sapağını kaçırdık. Ataşehir tarafından gitmeye yeltendik, yol kapalı. Geri döndük. Tekrar çevre yolundan bastık. Bu kez Üsküdar’a gidiş de kapanmıştı. Ara yollardan, tersten, oradan buradan derken; kan ter içinde Altunizade’ye vardık.

Gördüğüm manzara, tüm stresimi ve sabah yaşadığım sıkıntıyı alıp götürmüştü. Toplanma yerimizde yüzlerce koşucu şarkı söylüyor ve fotoğraf çektiriyordu. Sevgilim de oradaydı. Hemen ona sarıldım. Keyfim ve gücüm yerine gelmişti.

Toplanma yerinde şaklabanlık yaparken…

Protokol rahat geçsin diye

Minik bir kahvaltı ve sıcak bir çayın ardından muhabbet ede ede başlangıç noktasına doğru yürümeye başladık. Sevgili Onur Sazak da bizim ekiple koşmaya karar vermişti. Protokol geçişi olacağı için köprüye en rahat giriş, koşuculara kapatılmıştı. Uzun yoldan, döne döne köprü yoluna girdik ve yürümeye başladık. Maratoncular, 15K’cılar, 10K’cılar, yürüyecek olanlar, gazeteciler ve televizyoncular… Onbinlerce kişi yürüyordu. Bir anda hepimiz durduk. Yolun karşı tarafına geçemiyorduk çünkü barikatlar vardı.

Saate baktım. Yarışın başlamasına 15 dakika kalmıştı. Ama starta hâlâ 2 kilometre vardı. Yine paniklemeye başlamıştım. Kafamı sağıma çevirdiğimde yüzlerce kişinin bayıra tırmandığını gördük. Biz de onlara katıldık ve bağlantı yoluna tırmandık. Oraya çıkınca yığılmanın sebebini anladım zaten: Polis, protokol rahat geçsin diye binlerce koşucuyu bekletiyordu. Protokol araçlarının arasından yürüye yürüye başlangıç noktasına ulaştığımızda yarış başlamıştı bile.

Onbinler, kıtaları aşmaya hazır…

Yavaş yavaş…

Tuncay, son haftalarda hiç antrenman yapmamıştı. Sevgilim, deliler gibi çalışıyordu; bırakın antrenman yapmayı bana ayıracak zamanı yoktu. Gece 2’de eve gelmiş, birkaç saat uyuyup koşuya katılmıştı ama olsundu. Artık oradaydık. Kıtaları aşmaya hazır olan onbinler gibi, biz de hazırdık. Yavaş yavaş koşmaya başladık.

Köprünün üzeri her zamanki gibi, işin tadını çıkaranlarla doluydu. Kahvaltı edenler, fotoğraf çektiren, şarkı söyleyenler, çığlık atanlar, manzara tarafından büyülenenler… Muhteşem bir enerji vardı herkeste. Onur önde, biz arkasında köprüyü geçmeye başladık. Viyadüğe varınca ilk tırmanış da geldi. Öyle böyle bir tırmanış değil hem de. Beşiktaş çıkışına kadar devam eden, karşıdan yediğin rüzgârla iyice manyağa döndüğün cinsten bir tırmanış. Adımlarımızı ona göre ayarlarken hiç beklemediğimiz bir görüntüyle karşılaştık.

Protokol konvoyu, koşucuların arasından ilerliyor…

Protokol konvoyunun bir bölümü koşucularla birlikte köprüyü geçmeye karar vermişti ama gülecek, ağlayacak ya da kızacak halim kalmamıştı bu yokuş sebebiyle. Protokol, Levent çıkışına doğru devam ederken biz koşucular, Barbaros Bulvarı istikametinde ilerlemeye başlamıştık bile. Grubumuzda hâlâ kopma olmamıştı. Beşinci kilometreyi geçtiğimizde Onur önde, ben ve Tuncay arkasında, sevgilim de bizim arkamızdaydı. Herkes birbirini kolluyordu, birbirine moral veriyordu. Daha 10 kilometre vardı Yenikapı’ya.

Beşiktaş, Dolmabahçe derken kendimizi Kabataş’ta bulduk. Sevgilim temposunu iyice düşürmüştü. Tuncay ve Onur kopup gitmişti. Ben ise birkaç sevap puanı için sevgilimin yanında koşmaya karar verdim ama sevgilim o kadar yavaş koşuyordu ki, hemen pişman oldum. O da zaten yanında kaldım diye uyuz olmuştu bana; “Ya git koş işte, bakıcıya ihtiyacım yok,” deyip duruyordu. Galata Köprüsü’nün üzerinde vedalaştım onunla. Şimdi hedefim, Tuncay ile Onur’u yakalamaktı.

Sarayburnu’nda koşmak herkese nasip olmaz.

Yenikapı’ya vardığımda bitmiştim

Sarayburnu’na dönerken Tuncay’ı yakaladım. Sekiyordu sanki ya da topallıyordu. Cesaretlendirici olabileceğini düşündüğüm iki laf ederek koşmaya devam ettim. Amacım yarış bitmeden Onur’u yakalamaktı. Artık sadece 15K’cılar kaldığı için kalabalık azalmıştı. Bir yanımda surlar, diğer yanımda deniz, son zamanların en hızlı temposunda koşuyordum. Kendimden geçmiştim. Bu yolu hep trafikli, araba dolu hatırladığım için bu kadar güzel olabileceğini düşünememiştim. Keşke hep böyle olsa diye düşünürken yanımda koşanlardan biri, “Haydi millet, son 2 kilometre,” diye bağırdı. Bu son kilometreleri de genç bir çocukla yarışarak geçtim. Yenikapı’ya ikimiz de bitik halde vardık.

Zafer pozumuz… Soldan sağa: Onur, Tuncay, sevgilim Sine ve ben

Hayata destek olmalı

Koşmayı çok seviyorum. Kendimi de geliştirdiğime inanıyorum. Artık ilk maratonumu, yani 42 kilometre koşmaya hazırlanacağım. En geç önümüzdeki yıl koşulacak İstanbul Maratonu’nda bu amacıma ulaşmak istiyorum. Bunu yapabileceğimi biliyorum. Tıpkı geçen sene olduğu gibi bu yıl da koşarak bağış topladım. Bu kez Hayata Destek Derneği‘nin #KoşalımDaBüyüsün kampanyasına destek için ter döktüm. Kampanya çerçevesinde yenidoğanlara bakım malzemeleriyle hijyenik materyaller ulaştırılacak.

Ben, sadece koşarak bu denli yardım toplanabileceğinin, bu kadar insana dokunuyabileceğinin farkında değildim. Umarım bu böyle devam eder çünkü bu tarz etkinliklerden bayağı rahatsız olmuşa benzeyen insanlar var. Bunlardan biri de Haşmet Babaoğlu. Koşudan bir gün önce attığı tweetlerini buraya koyuyorum. Yorum sizin…