“Senin geride bıraktığın / Ölünmüş bir hayat.” (1)

“İnsan nereye kaçar kendini bulmak için? İlk nereye bakar aradığı kendisiyse? Kaybetmekle / anlamak arasındaki o tekinsiz mesafe, nerede başlar ve nereye kadar?” Okuyarak da arayabilir insan kendini yazarak da. Hayatın içinde bazen koşarak, bazen saklanarak arar. Önemli olan belki de neden aradığını bilmek. Bulmayı ummak.

Ben o gün seni değil ben’i kaybettim/anladım -bence-. Öğrendiklerimi, aldığım dersleri, yendiğim korkuları, vazgeçebilmelerimi… Anladım. Diyebildiğim, diyemediğim evet’leri hayır’ları.. -Kaç hayırla döndün keskin virajlardan ya da kaç evet’le göre bile isteye- Bazı hayırların ardında ne savaşlar var, kaç evet’in bozgunu…

Kendim kim benim?

“Bu aralar çok yoğunum ama görüşürüz en yakın zamanda canım,” deyip iki hafta aramamıştı. Saklanmıştım zamana, fotoğraflara, kitaplara. -Mutlaka bir yer buluyor insan saklanmak istediğinde… Üstelik beklemenin güvenli ummalarında gerçekleri reddetmek çok kolaydı. Sonuçta Nietzsche yanılmış olabilirdi, umut işkenceyi uzatmayabilirdi. Aramadığın, tek bir satır bile yazmadığın günlerde “bittiğini anlamam için beni kendi halime bırakman” aklıma gelmeyen tek ihtimaldi.

İnsan beklerken günler, saatler konusunda fazlasıyla savruk olur. Gerçeklerden bağımsız, istediği bir zamanın içinde ilerler. Bekliyordum. -Vazgeçmem gereken zamanı ben hiç bilemedim.- Bekliyordum. Hem kötü bir şey olsa sen mutlaka bana söylerdin hem. Kumdan kaleler, kuleler… Çünkü aşk çok güzeldi. Seni gördüğüm ilk an, o akşamüstü gözlerin hayatıma akarken Beşiktaş masmaviydi. Gözlerin Ahmet Arif mavisiydi. Yangın mavisiydi. Böyle anlarla hayatımızda çok nadir karşılaşırız. O anların içinde alınan kararlar çözülür, geçmiş deneyimler erir, sadece aşk olur.

“Sen benim gözlerime neden öyle bakıyorsun
Ve ben nasıl da bilmiyorum nasıl da şaşkın
Asla yapmam dediklerimi ve daha fazlasını
Yapar/adım sana koşuyorum
Hayatının parçası olmak istiyorum.”

Âşık olduğun kişinin içindeki alevi sen çakarsın, hissettiğin sıcaklık senden yayılır. -Seni gördüğüm o ilk an hâlâ/sürekli zamanın bir yerinde tekrar ediyor. – O sırada karşı kıyıda ne yaşanıyor hiç bilinmez. Bazen de bilmezlikten gelinir ki ben öyle yapmıştım. Tanıştığımız akşam, söylediğin tek bir cümle tetiği çekmiş ve uygun zamanı beklemişti hedefe varmak için.

“Ben yalnız bir insandım; kafam, içim yalnızdı benim.” Öyle karanlık bir cümleydi ki hemen uzaklaşmıştım tüm çağrışımlarından. -Bazı cümleler çarpar insanı, çarpar ve dağıtır, içinde bir şeylerin yeri değişir.- Öteledim karşımda tüm görkemiyle duran o kaybetme korkusunu. Birlikte içtiğimiz ilk rakıydı. Çok özeldi. İlkler son kalıyor, tek kalıyor, bazen yalnız kalıyor.

Hem sen söylemiştin, sohbet başka muhabbet başka bir şeydi. -Ama ne kadar yaklaşırlarsa yaklaşsınlar bazı insanların arasındaki mesafe hiç sıfırlanmıyor.- Önkorkular bunlar, hep öğrenilmiş hayal kırıklıkları.. diye diye her şeyi halının altına süpürmüştüm. Kopmasını istemediğinde esneme payı bırakırsın, görmezden gelme payıdır, bu korku payıdır. Muhteşem bir savunma mekanizması.

Nietzsche haklıydı ama… Binlerce yıl süren o iki haftanın ardından, elinde mesajıma yanıt vermediğin telefonunla seni kahve içerken gördüğümde. Nietzsche haklıydı. O an sen ve evren hoyratça ve yüksek bir şiddette beni kendinizden uzaklaştırırken umudu öven yeren tüm filozofların canı cehennemeydi. Yok saymak en kötü öldürme biçimiydi, yok etmediği için, dönüştürdüğü için… Seni özlediğim zamanları benden alsınlar istiyordum sadece. Bende unuttuğun kolyeni yastığımın altında tutan o inancı alsınlar.

Anladığımda… Kabullendiğimi henüz fark etmediğimde, belki de…

Düştüm mü, uçtum mu, kırıldım mı, parçalandım mı? Hangi eylem anlatır bilmiyorum. Boğulma hissine benziyordu biraz. Denize mi atlamıştım farkında değildim. Kulaklarım uğulduyordu. Ben ne yapmıştım..? Sen ne yapmamıştın? Beynim zonkluyordu.

– Oya ipi tut/ Ali ata bak/ Oya ipi tut/ Koş Oya koş/Ali topu at/ Koş Oya koş/Kaç Oya kaç/Kaç Oya kaç-

(Oya kim? Ben değilim. İlkokul öğretmenim, arkadaşlarım, komşular, mahalledeki bakkal herkes bir ağızdan koş koş koş… kaç kaç kaç…)

Beşiktaş’a nasıl geldim, neyle geldim? Kalbimde bol mineralli bir ayrılık acısı hem de terk bile edilmeden. Terk edilmekle başlamıyor ayrılıklar her zaman. Öyle tuhaf bir boşluk… Kor alev bir sızı… Yolunu şaşırmış bir anı parladı kalbimde. Kalbimiz hiç kronolojik değil.

Annemi aradım. -Anneler dibe vurduğumuzda dönebileceğimiz tek yerdi galiba.. hep.. -Tam olarak hatırlamıyorum hangi yıldı ama bayramlıklara sevindiğimiz bir yaştaydım. İstediğim bir elbise için saatlerce ağladığımı hatırlıyorum. Çok üzülmüştüm. Yeterince ağlarsam istediğim olur sanmıştım. Sonra öğrendim çok istemenin işe yaramadığını, bildiklerimizin yaşadıklarımıza yetmediğini ve daha neleri.

“Bana o elbiseyi neden almadınız?” diye sordum anneme. Sana kızmış, anneme sormuştum. Çünkü beni neden sevmedin diye sorulmuyordu kimseye. Annem hatırlamadı bile, nereden aklıma geldiğine de şaşırdı. Ben de şaşırdım bunca yıl sonra karşıma çıkan bu imgeye. Anneme kızgın/kırgın da değildim. Ne o gün ne de bugün. -Çocukluğu tavanarasıdır insanın, arka bahçesidir. -Dönersin.-

-Dönülür.-

Neden aklıma geldi, neden bu acı beni çocukluğumdaki bir anıyla birleştirdi hiç bilemedim, hiç bulamadım. Geçmişte bir yerde dinmiş gibi görünen gözyaşları aslında geniş zamanlıdır. Bizi derinden ağlatabilen şeyleri bulduğumuz her yerde tekrar karşımıza çıkar.

Beni ve mesajımı önemsemediğin o kafede görünce anladım. Umursanmayan şeyler yok sayılıyordu, hatırlanmıyordu. Büyük bir depremdi işte ve ben doğal yollarla anakaradan ayrılmıştım. Cumartesiydi. Hava çok güzeldi. Mayıstı.

“Coğrafya kaderdir,” diyen ekleseymiş keşke zaman da kaderdir diye. Pekâla bir Homo erectus olabilirdim ben de. M.S’ya hiç karışmadan, sana rastlamadan kaderimin içinden geçip gidebilirdim.

Ama.

Ben o gün kendimden öldüm de kime dirildim?

(1) Ece Ayhan