Doğrusu, hiç hesapta yoktu. “Haydi Phuket’e,” deseler ilk sorum, “Neden ama?” olurdu. Kafamda öylesine kalıplaşmış olumsuz bir imaj yerleşmiş nedense. Sanki çok turistik, kimliksiz bir global turizm merkezi… Bu önyargının bir kısmı doğru olabilir ama ben ünlü adanın bir de öbür yüzüne bakayım dedim. Umutsuzca gittiğim Phuket, birden içimi umutla dolduruyor. Evet, iyiyi seçmek mümkünmüş!

Phuket’e ansızın gitme nedenlerimden biri, THY’nin doğrudan seferlere başlamış olması. Hemen bir yanlış anlaşılma olmasın diye belirteyim; yeni hat promosyonu için götürülenlerden değilim, kendi imkânlarımla yollara düştüm. Asıl gidiş noktam Bangkok, orada Chulalongkorn Üniversitesi’nin düzenlediği bir turizm konferansına konuşmacı olarak davetliydim. Bilet öyle denk geliyor, araya bir de Phuket katıyorum. “Peki, Phuket’i gördün mü?” derseniz, sayılmaz, o çok turistik bölgelere uğramıyorum bile, dediğim gibi benim amacım, adanın görünmeyen kısmını görmek, bilinmeyenlerini keşfetmek.

Hatalardan ders almayı bilmeli

Phuket’in turizm geçmişi oldukça inişli çıkışlı. Adanın keşfedilmesini 1950’li yıllarda Vietnam Savaşı sırasında buraya gelip gitmeye başlayan Amerikan askerleri sağlamış. 1967 yılında Phuket’in Tayland’la kara bağlantısını kuran Sarasin Köprüsü’nün açılmasıyla gelenler çoğalmaya başlamış. Önce sırt çantasını kapan ucuzcu turistler akın etmiş. Plaj kenarı, derme çatma ahşap kulübeler bile o zamanlar için lüks sayılırmış. Lokantalarda yere serilen döşeklerin bile kiralandığı anlatılıyor. Amerikan askerleriyle sırt çantalıların karışımı bu tuhaf müşteri kitlesinin etkisiyle Patong civarında barlar açılmış, burası biraz da şaibeli bir eğlence merkezi haline gelmiş. Sonradan bizde ve pek çok yerde olduğu gibi bir dönüşüm yaşanmış ve 1970’lerde ilk havaalanının da açılmasıyla büyük oteller furyası başlamış. Bizim güney sahillerinde görülen yapılaşma, burada da kısmen de olsa yaşanmış.

Adada halen kitle turizmi hakim konumda, eskisi gibi çok küçük bütçelerle gelip oda veya ev tutanlar da çok ama giderek artan bir şekilde, son derece üst düzey butik oteller de var. Buradaki fark, bazı tesislerin önderliğinde halkla sosyal sorumluluk projeleri üretilmesi, sürdürülebilir turizm yönünde ciddi adımlar atılması ve hayal gibi başarılar kaydedilmesi. Phuket, her seferinde hatalarından ders alıp en azından bazı bölgelerde silbaştan yapmasını bilmiş. Bunu keşfetmeme ise bir kaplumbağa sebep oluyor.

Önyargılarınızdan kurtulun

Kaldığım Anantara Mai Khao Villaları’nda kapı kulbunun kaplumbağa şeklinde olduğunu fark ediyorum. Dikkat edince odada ve tüm tesiste her ayrıntıda bir kaplumbağa figürü karşıma çıkıyor. Ayrıca tüm konuklardan deniz kaplumbağalarını korumak için katkı parası alınıyor; günde 1 dolar. Biraz sebebini araştırınca hemen tesisin önündeki Mai Khao’nun yok olma tehlikesindeki deniz kaplumbağalarının yumurtalarını bıraktıkları plaj olduğunu öğreniyorum. Otelin iddiası, kaplumbağaları korudukları yönünde. İçimden geçen, “İyi uyanıklık valla, 3-5 kaplumbağa figürü, günde 1 dolar katkıyla çevreci ayağına yat, lüks turizmle paracıkları kap, bu çevrecilik numarası da iyi,” şeklinde oluyor. Bizde öyle olur çünkü, bunun gerçek olabileceğine ihtimal veremeyecek kadar kazıklanmış bir milletten geliyoruz ne de olsa. Şüphecilik araştırmayı getiriyor, kaplumbağaları korumanın reklam mı, gerçek mi olduğunun izini sürmeye başlıyorum. Şansım yaver gidiyor.

Su Kaplumbağalarını Koruma Vakfı (Mai Khao Marine Turtle Foundation) yan binada, JW Marriott Oteli’nin içindeymiş. Kurucu başkanı Sean Panton’dan hemen randevu alıyorum. Kendisi aynı zamanda Tayland’daki Marriott Otelleri zincirinin sosyal sorumluluk projesi yöneticisi. Yine de şüphedeyim, otel ve sosyal sorumluluk kafamda bir türlü bitişmiyor, bizim memlekette işsizi, çaresizi desteklemek değil çalışanını işsiz ve çaresiz hale getirme uygulamaları, koskoca otellerin sezonluk işçi çalıştırıp kış aylarında aç bilaç bırakması gibi durumlara alışığız. Eh, kafamızdaki Asya’da da durumlar bizden iyi değil diye biliyoruz. Sean Panton ile tanışmak tüm önyargılarımı dümdüz ediyor.

Bir kere adamın tutkusu bulaşıcı. Öyle heyecanlı konuşuyor ki, elektrik anında karşısındakine geçiyor, parmaklarınızı doğrudan prize sokmuş gibi çarpılıyorsunuz. Evet, zaman almış ama başarmışlar. Tam 15 yıl önce vakfı kurmuşlar. Deniz çingeneleri diye bilinen, adanın en fakir ve dezavantajlı topluluğunu destekleyerek işe başlamışlar. Kaplumbağa yumurtalarını kumların arasından kazıp yiyecek denli fakir topluluk üyelerine iş olanakları sağlanmış. Topluluğun kadın üyelerine turistlere karşılama hediyesi olarak takılan bileziklerden yaptırmaya başlamışlar. Bu sayede topluluk ayda 5 bin dolar gibi hayatlarında hayal edemeyecekleri bir gelir kazanmaya başlamış. Bu topluluğun yaşadığı subasar ormanlarda bulunan ve çok lezzetli olan siyah yengeçleri toplatmaya, aracı kullanmadan yerel üreticiden doğrudan alım yapmaya başlamışlar. Böylece haksız kazanç sağlayan aradaki simsarlar ortadan kalkmış. Sean, bu ve benzeri projeleri IUCN ile (International Union for the Conservation of Nature) ortaklık içinde yürütüyor. 

Havayı içmek mi?

Kaplumbağalar, yengeçler derken dünyanın asıl derdi su meselesine geliyoruz. Pet şişelerden nefret ettiğini söylüyor. İçimden, “Adadaki dokuz Marriott otelinin pet sarfiyatını dizsek buradan Türkiye’ye yol olur,” diye geçiriyorum. Sean bir kere daha şaşırtıyor, “Biz havayı içmeye karar verdik,” diyor. Phuket, deli gibi nemli bir yer, tüm dünya adalarının ortak derdi içilebilir su kaynaklarının azlığı malum; sorun sadece pet şişe değil, kısıtlı su kaynaklarını tüketmek de sürdürülebilir değil. Sonunda havadaki nemin yoğuşmasını sağlayan ve filtre yaparak içilebilir hale getiren bir sistem kurmuşlar. Müşterilerine bu suyu tekrar kullanılabilir tıpalı cam şişelerde ücretsiz ikram ediyorlar.

İyiyi seçmek mümkünmüş

Sean’dan ayrılıp bir sonraki konaklama durağıma, adanın en şık ve havalı tesislerinden Trisara’ya gidiyorum. Onların da kendi çiftlikleri var, tamamen sürdürülebilir bir tarım sistemiyle tüm taze yiyeceklerini kendileri üretiyorlar.

Phuket hakkında yazılacak şey çok ama şu kesin: Fillerin revü yıldızı gibi oynatıldığı, hayvanların köle gibi turistlerle poz vermeleri için süs edildiği Phuket, yanlışların ve yanlışı sevenlerin yeri, kötülerin cehennemi. Oysa yanlış olandan dönmek, iyiyi zor da olsa yaratmak, kaplumbağa hızıyla da olsa bir kaplumbağanın izinden gidip gerçek cenneti yaratmak mümkünmüş. Umutsuzca gittiğim Phuket, birden içimi umutla dolduruyor. Evet iyiyi seçmek mümkünmüş!

Not: Bu yazı Bon Voyage dergisinin ilk sayısında yayımlanmıştır. Dergiye Dmags uygulaması ve www.dmags.net ve www.magzter.com siteleri üzerinden ulaşabilirsiniz…