Sahilde yürürken adımlarıma eşlik eden bir ritimde çalan Tarkan şarkısını kapatıp azot kokusunun mavi büyüsüyle zıplayarak kayalığın üzerine çıkmıştım, artık denize de güneşe de bir adım daha yakındım. Deniz bunun farkında ama güneş değildi. Tıpkı aşk gibi. Tıpkı azıp çoşan bir gönülden fazlası, yazlara inat, yanlış baharların yamalı sevdası olan kış aşkları gibi.

Güneş sanki tek başına yetmiyormuş gibi, parlayan denizin de yardım etmesiyle kamaşan gözlerim kapanırken, aynı anda kollarımı iki yana açtım. Görmek için gönül gözü yeterliydi ve ben gönlümü açmıştım güneşe; yanmanın yan etkisini hiç, hiç kelimesinin anlamını da düşünmeden.

Gözkapaklarımın arkasından vuran güneş ışını ile bir orta oyun sahnesinde canlanıyor gibiydi martıların çığlıkları ve ben az önce dinlediğim parçanın melodisine, mırıldanarak alkışlarla eşlik ediyordum o çığlık atan gökyüzünün özgürlük savaşçılarına.

Tarkan’ın, kulağıma “Yürekli olmadan, meydan okumadan yaşanmaz aşk” diye fısıldamasıyla, kollarımı güneşe doğru biraz daha açtım; meydan okumanın gönlünü açmakla üvey kardeş olduğunu unuturcasına…

Sanki biraz daha uzansam güneşe değecektim, sanki biraz daha uzansam âşık olacak gibi içime dolacaktı kış güneşi ve onun vücudumdaki sahte bahar etkisi. Gözlerimin kapalı olmasına rağmen söylediği sözden sahibini tanıdım, “Aşka uçarsan kanatların yanar,” diyordu Sadi Şirazi. O kadar ısrarcıydı ki, kelimeleri bir birini tekrarlıyor, sanki aşk, uçmak, kanat ve yanmak kelimelerinden oluşan bir tespihi çeviriyor gibiydi; “Aşka uçarsan kanatların yanar.”

Sadi Şirazi’nin susmasıyla bir esinti dolandı yüzümde, gözlerimi açsaydım hissettiğim rüzgârı aynı anda dönen semazenlerin ortaya çıkarttığını, gözlerimi açabilseydim rüzgârın tam merkezinde kalan sesin sahibinin de Mevlânâ olduğunu görebilirdim. “Aşka uçmazsan kanatların neye yarar…” diyen sesinde huzur, itirazında bile güven vardı, kelimeler öyle bir dökülüyordu ki gönlünden, her bir kelime küçük harfle başlıyor, tennurelerin eteğinde büyüyerek diğer gönüllere ulaşıyordu.

Bir an üşümeme neden olan gölgenin güneşle arama giren bulut olduğunu düşünsem de yüzüme doğru verilen nefes ile anlamıştım, Mevlânâ’nın tam karşımda, aynı tonda ama denizi arkasına aldığı ayrı bir fonda, sol eliyle güneşi gösterip, sağ elini kalbimin üzerine koyup aynı cümleyi benim gönlüme fısıldadığını; “Aşka uçmazsan kanatların neye yarar…”

Rüzgâr dindiğinde anlamıştım, kalbimin üzerinde duran elin gittiğini. Yeniden yüzüme vuran güneşin ısısı ile artık âşık olmak, yanmak, aşkta kaybolmak istiyordum. Kollarımı çırparak güneşe uçabilseydim eğer, o an düşünmeden yapar, sadece kollarımla değil, bedenimle yanardım. Çünkü o an diğerleri gibi gelip yüzüme söylemese de artık ezberlemiştim Yunus Emre’yi ve onun, “Aşka varınca kanadı kim arar…” dizelerini. Aşka varmanın, var olmayan efsanevi bir sözlükteki karşılığı gibiydi yanmak ve biz bu sözlüğü yazan âşıkların yanan yüreklerinin ışıkları sayesinde okumaya çalışıyorduk.

Sonuçta aşk; yanıp yok olmak, var ile yok arasında kaybolmak değil miydi?
Tarih, aşka vardıktan sonra geri dönmemeyi göze alıp kanatlarından vazgeçen yazarlarla dolu değil miydi?

Gözlerimi açtığımda yer ve gökteki mavilikler arasında parlayan güneş, iki yürek arasında sıkışan aşk gibiydi ve ben, ustaların üzerine kitaplar yazılabilecek bu cümleleri arasında kış güneşinde ısınmaya çalışan, kaybolmuş, sadece bir harftim.