Zamanında hikâyesini birlikte yazdığımız, zamanla ayrılmak zorunda kaldığımız hayatlarımızda hatırlamak an, unutmak zaman meselesiydi; sildiklerimiz ise mesele bile değildi.

Bir elinde, takviminde eksilen günlerini yazdığı sarı sayfalarla gelmişti adam buluşmaya, diğer elinde kurumuş bir yaprak gibi kırılgan öfkesi ve hâlâ yeşilliğini kaybetmek istemeyen taze sitemiyle, yüreğinde ise üzerine toprak atamadığı can çekişen özlemiyle gelmişti adam, yıllar önce kendisini terk edip giden kadınla buluşmaya.

“Özledim,” dedi kadın, gözleri mavi adama değil de, araya giren zamanın biriktirdiği utanma duygusuyla, palmiye yeşilinin maviye hapsolduğu su birikintisine bakarken. “Gitmem gerekiyordu,” dedi kadın. İçinden.

“Ben de…” dedi adam, kadının çimen yeşili gözlerinin tam içine bakıp sahibine duyduğu öfkesini elinde sıkarken, kalbini gevşeten bir köle gibi ama her erkek gibi eksik kurduğu cümlesiyle, “Ben de…” dedi. Biliyordu çünkü, söylenmeseler de sevenler tarafından tamamlanırdı tüm “ben de”ler.

“Seni seviyorum,” dedi kadın, umudu artık gözleri kadar mavi olmayan adamın ellerini tutarken ve “hâlâ” kelimesi döküldü utancından kızaran dudaklarından, gücü mevsimine göre azalan bir şelale gibi harf harf, özlem özlem, sessizce.

“Ben de…” dedi adam, beynindeki tozlu gladyatör sahnesinde özleminin öfkesini yenmesiyle zafer çığlığı atar gibi. Tekrarlanan kelimelerin anlamları güçlendiren etkisiyle bir kere daha, “Ben de…” dedi adam ve ikisi de aynı anda içlerinden “seviyorum” kelimesini geçirdiler. Biliyorlardı çünkü, söylenmeseler de sevenler tarafından tamamlanırdı tüm “ben de”ler.

Sarıldılar. Sessizce. Suyun şahitliğinde, gökyüzünün mavisinde.

Affetmek sarılmanın yan etkisiydi ve unuttu adam, elinde sıkıştırdığı en az yüreği kadar sigaradan sararmış yırtık takvim yapraklarını.

Unutmak sarılmanın yan etkisiydi ve affetti adam, doğmadan öldürülen hayallerinin o güzel katilini.

Takviminde doğmamış kız çocuğu ismiydi kadın ve adam, ayrı kaldıkları her gün için verdiği isimleri sarılırken tek tek kadının kulağına üfledi.

“Bir daha sakın,” dedi adam, kelimeleri karanlıktı. Tamamlayamadığı öfkeli kelimeler, rüzgâr olup su birikintisinin üzerindeki yansımalarını titretircesine esti, rüzgârı sadece adam duydu, kadın ise üşüdü.

Sustu kadın. Rüzgâr dindi. Sarıldılar. Güneş açtı.

Hikâyesini bizim tekrar yazdığımız hikâyelerde, sarılmak an, susmak zaman meselesiydi sarıldıkça aşılacak; geri kalan ise sadece su birikintisiydi güneş açtıkça kuruyacak…