Elleri silahlı polisler önemli bir zanlıyı yakalamak için son sürat Milano Kafe’ye dalıyorlar. Hızlıca erkekler tuvaletine girip kabinlerden birinin kapalı olduğunu gördüklerinde silahlarını kabin kapısına yöneltip içerideki adama dışarı çıkması ve teslim olması için bağırıyorlar. Şaşkınlık içindeki adam bir iki kelime geveledikten sonra elleri yukarıda kabinden çıkıyor ve ekliyor:

“Bakın eğer bu tuvaletle ilgiliyse yemini ederim sifonu çekecektim!”

Polis amiri, zanlıyı yani antika kitap uzmanı Peter Kolinsky’i kenara çekip üzerini ararken diğer polisler de Peter’ın elindeki çantayı alıp içini açarlar. Çantanın içindeki görüntü uyandırdığı tiksintiyle polislerden birini kustururken diğerine şok geçirtir. Kekelemeye başlayan polis, amirine seslenir:

“Efendim… efendim… orada.”

Çantanın içinde kesik iki el ve antika bir kitap vardır. Yaşananlar karşısında Peter da şaşkınlığını gizleyemez:

“El mi?”

İnsomnia Café hızlı başlıyor, daha hızlı devam ediyor. Ciddi biçimde uykusuzluk sorunu çeken Peter Kolinsky’in sıradan hayatı, yıllar önce kendisini kurtardığını düşündüğü bataklıktan kalan çamur izlerinden kurtulamadığını öğrendiğinde dibine kadar pisliğe batıyor. Hikâyemizin çamuru yani Bay Oblomov Peter’ı geçmişte yaptıklarından dolayı kardeşinin hapse girmesi sebebiyle suçluyor ve ona Suriye’de bulunan elyazması bir Kuran’a fiyat biçmesi için görevlendiriyor. Bu andan itibaren Peter’ın hayatı bizim zihnimizle beraber allak bullak oluyor.

Tam kendinizi kaybedip uykuya dalacağınız, gerçekle hayalin belirsizleştiği o dar yolda yolunu kaybetmiş gibi görünen başkahramanımız bu uyku sorununu saymazsanız rahatlıkla empati kurabileceğiniz bir karakter. Komşularıyla olan ilişkisi, televizyon karşısındaki tembelliği, severek değil sadece para kazanmak için çalıştığı işyeri…Artısıyla eksisiyle gerçek bir karakter Peter. Aslında hikâyedeki, biri hariç, neredeyse bütün karakterler güzel tasarlanmış gerçekçi karakterler. Dolayısıyla hikâyenin içine girerken hiç zorlanmıyorsunuz.

Zaten çizgi roman, hem yazarı hem çizeri olan M.K. Perker’in incelikle işlediği kurgusu da hikâyenin akıcılığını hep dinç tutuyor. Perker tekrarlarla, ileri geri sarmalarla süslediği kurgusunda zaman dilimine dair en ufak bir bilgi vermiyor. Gizemli siyah takım giyen adamlar, kimsenin bilmediği çok özel bir kütüphane ve hikâyenin belkemiği olan uykusuzluk teması da bu karmaşık kurgusunun üstüne eklendiğinde çizgi roman tabiri caizse David Lynch filmlerine dönüyor. Az sayıda tutulan sayfa sayısının da etkisiyle çizgi roman bir çırpıda okunuyor.

İnsomnia Café’yi beğenip beğenmemeniz tamamen sizin hikâyeden talebinizle alakalı. Eğer senaryonun hiçbir bilgiyi esirgememesini ve açık kapılar bırakmamasını tercih edenlerdenseniz bu çizgi romandan pek keyif almazsınız. İnsomnia Café senaryosu bazı detaylarını okurun inisiyatifine bırakıyor. Sonu yarıda kalan ve tercihi size bırakan filmler gibi…

Çizgi romanın en büyük zaafı çok kısa olması bana kalırsa. Bu durum, hikâyenin önemli dönüm noktalarında ve sürpriz finalinde yaşatması gereken vuruculuğunu yakalayamamasına sebep oluyor. Karakterlerle daha çok vakit geçirme şansımız olsaydı olayların bizde yaşattığı etkiler daha derin olurdu diye düşünüyorum.

Sürpriz kaçırmamak için detay veremiyorum ama bazı noktalarda Peter başını daha çok derde sokacak kararlar alıyor. Bu, Peter’ın özel durumuyla açıklanabilir belki ama dürüst olmak gerekirse biraz okuma zevkini azaltıyor.

Çizimler siyah beyaz, sade, detaylı ve gerçekten çok başarılı. Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen bir çizgi romanda görselliğin sadece iki ton üzerine kurulması kesinlikle çok doğru bir karar bence. Çizimlerdeki güzel bir detay da ana karakterimiz Peter’ın yüzü. Çizgi romandaki bütün karakterlerin yüzleri olabildiğine gerçekçiyken ana karakterimizin yüzü bozuk psikolojisini gösterircesine aşağı ve yukarı doğru sönmüş halde. Etrafına gittikçe yabancılaşan bir kişi çok güzel bir şekilde betimlenmiş.

İnsomnia Café, okurun dikkatini ve hayal gücünü talep eden bir eser. Kafayı boşaltmak yerine gri hücrelere yüklenmek için okunmalı. Bahsettiğim bir iki sorundan dolayı tam potansiyeline ulaşamıyor ama kesinlikle okunması gereken bir çizgi roman olduğunu düşünüyorum. Topraklarımızdan çıkan çizgi romanlara yeni ve kafa karıştırıcı bir deneyim katıyor.

Bir çizgi roman düşünün ki ilk olarak haftalık bir mizah dergisinde parça parça yayımlansın. Sonra Amerika’da İngilizce olarak cilt haline getirilsin. Ardından Türkçeye çevirilip tekrar Türkiye’de yayımlansın. Çizgi romanın geri plandaki hali bu, kendisini siz düşünün artık…