Nevşin Mengü’nün İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı? adlı anlatısı, nasıl bir gazeteci/gazetecilik kitabı? Hemen söyleyeyim: Bayağı iyi bir kitap. İran’daki toplumsal kırılmayı anlamaya çalışan, 2009 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde yaşananları, günümüze ışık tutması için de bir bağlama oturtmaya çalışan samimi ve etkileyici bir anlatı. Ah, biraz daha dikkatli okunsaydı…

Ben de gazeteciyim. Ve bizler, kendimizi önemsemeye bayılırız. O yüzden izin verin, az bir ukalalık yapayım.

Türkiye’de gazetecilerin yazmış olduğu çok sayıda kitap var. Aralarında iyi olanlar da, “Neden zahmet edip yazmış bunu, berbat,” dediklerim de bulunuyor. Gazetecilerin yazdıkları kitaplarda (eğer roman ya da tez filan değilse) genel olarak yazar ön plandadır. “Şunu yaptım,” “Bunu yaptım,” “Süper iş yaptım,” “Muhteşemim ben,” diye anlatırlar hikâyelerini, anılarını. Sabun köpüğü gibidir bunlar. Geriye bir şey kalmaz genelde. Türkiye gazeteciliğinin tarihine, dinamiklerine, sermaye ve iktidar ilişkilerine dair bilgiler azdır. Genç kuşaklara ilham verecek içeriklerden yoksundurlar genelde. Bir gazetecinin “maceralarından” öteye gitmeyen kitapların sayısı, ne yazık ki daha fazladır.

Mengü, baskıcı rejimin fotoğrafını çekiyor

Peki, Nevşin Mengü’nün İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı? adlı anlatısı, nasıl bir gazeteci/gazetecilik kitabı? Hemen söyleyeyim: Bayağı iyi bir kitap.

İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı?, İran siyasetinde dönüm noktası olan 2009 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yol açtığı toplumsal kırılmayı anlamaya çalışan, o günlerde yaşananları, günümüze ışık tutması için de bir bağlama oturtmaya çalışan samimi ve etkileyici bir anlatı. “Türkiye, İran mı olacak?” sorusu, bir dönem pek bir gündemdeydi. Kara çarşaflardan, mollalardan nasıl da korkardık. 1979’daki devrimi romantize eder, ABD’ye ve Batı’ya kafa tutmasını takdir ederiz İran’ın ama. Kısacası, kafamızı karıştıran bir ülkedir komşumuz ama Mengü, bizlerin İran’ı nasıl algıladığımızla ilgilenmiyor. Tahran’da uzun süre yaşamış biri ve gazeteci olarak sözünü sakınmadan, adını koyarak, zaman zaman kendiyle de hesaplaşarak bir diktatörlüğün ve baskıcı rejimin fotoğrafını çekiyor Mengü.

Nevşin Mengü’nün anlatısı, İran’ın bugününü anlamak için önemli bir kitap…

Başkalarının yaşamasına izin yok

2009, Tahran. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmaktadır. Seçimi, reform yanlılarının kazanması beklenmektedir. Ülke çapında çoğu genç, yüzbinlerce kişi sokaklarda kutlama yapmaktadır. Tek beklentileri, biraz daha fazla özgürlüktür. Ancak oylar sayılırken ibre tersine döner ve sistemin tercih ettiği adayın kazandığı anlaşılır. Birkaç saat öncesine kadar kutlama yapanlar şimdi “oylar çalındı” iddiasıyla rejimi protesto etmeye başlamıştır ve rejim, demir yumruğunu göstermekten imtina etmez. Polisi, askeri, Rejim Muhafızı, Besic’i (ellerinde zincir, sopa olan ve motosikletlerle protestoculara saldıran paramiliterler), yargısı, gençlerin üzerine acımasızca çullanır. Gözaltılar, işkence ve ölümler birbirini izler.

Rejim, hayatta kalma savaşına başlamıştır ve bu savaş, 9 sene sonra bugün de halen devam etmektedir. Rejim hayatta kalmaya çalışırken başkalarının yaşamasına izin yoktur.

İran, nasıl bir ülke öğrenelim

Mengü’nün çektiği fotoğrafın ayrıntılarına bakalım:

İran’da kadınlar baskı altında. Baskı, kadın bedeni ve cinsiyet ayrımcılığı üzerinden şekilleniyor. Başörtüleri kayar ve saçları görünürse, yakalanmaları halinde aşağılanıyor, sokak ortasında dövülüyor kadınlar. Siyasete katılımları sınırlandırılmış halde, ikinci sınıf insan muamelesi görüyorlar. Bu baskılardan zaten yılmış olan kadınlar, Tahran başta olmak üzere büyük şehirlerde, her şeyi göze alarak yetkililere karşı çıkıyor. Bu baskıdan Mengü de nasibini alıyor defalarca. Koşuya çıkmasına izin verilmiyor (memeleri sallanır diye), başörtüsü kayınca hakaretlere maruz kalıyor. Satır aralarında, sokakta haber kovalarken de sıkça tacize uğradığı anlaşılıyor Mengü’nün.

İran’da ekonomi, rejimin, daha doğrusu dini lidere bağlı Rejim Muhafızları’nın tekelinde. Özel sektör, girişimcilik kâğıt üzerinde var sadece. İş bulabilmek, iş kurabilmek için yüksek yerlerde tanıdıklarının olması gerekiyor. Kayırmacılık, rüşvet, yolsuzluk alenen yapılıyor.

Akademide, kültür hayatında var olmak, rejime muhalifsen imkânsız. Gazetecilik yapılmıyor ülkede. Bütün medya, rejimin sözcüsü gibi çalışıyor. Buna karşı gelenler ya hapiste ya sürgünde ya da mezarda. Rejim, ayakta kalabilmek için halkını kutuplaştırıyor, sürekli olarak düşmanlar yaratıyor (bazen eski düşmanlar dost oluyor.) Şehadet, ölüm, dış mihraklar, kirli oyunlar ve dış mihrakların akıl almaz planları, günün 24 saati, haftanın 7 ve yılın 365 günü halkın gündeminde tutuluyor; yoksul ve mutaassıp kitleler bu şekilde kontrol ediliyor. Bu kitleler, gerektiği zaman sesini çıkaranların üzerine salınıyor.

Rejim, “demokrasi” sözcüğünü çok seviyor, sık sık kullanıyor. Oysa cumhurbaşkanının kararlarına bile son onayı dini lider (İran’daki en büyük siyasi otorite) veriyor. İran’da demokrasi demek, seçimden seçime sandığa gitmek demek.

İran’ın bugününe ışık tutuyor

Ülkede gazetecilik yapmak da imkânsız hale geliyor. Tanık olduğu şiddeti aktaramıyor Mengü. Kimi zaman doğrudan kurumundan sansür yiyor, kimi zamansa kendini sansürlüyor. Haberi yapmasa mesleğine ihanet edecek, yapsa sınır dışı edilebilir ya da daha kötüsü, birlikte çalıştığı insanların, haber kaynaklarının hayatı tehlikeye girebilir. Sayfalar boyunca vicdan muhasebesi yapıyor Mengü, suçluluk hissediyor. İnsanın düşünmekten canı yanabiliyor yani. Sansür yesen de unutmuyorsun.

Mengü, bu ortamda hayatlarını sürdürmeye çalışan İranlıların baskıdan kaçış yollarına da tanıklık ediyor, insanların evlerine misafir oluyor ve onların hayallerini bizlere aktarıyor. Daha da önemlisi kitap, İran’da bugünlerde yaşanan yeni olayları anlamamıza yardımcı oluyor.

Ah, biraz daha dikkatli okunsaydı

Değişik bir tarzı var Nevşin Mengü’nün; hızlı hızlı, nefes nefese kalmış, konuşur gibi yazıyor, uzun uzun cümleleri var bazen. Bazen isyan ediyor cümlelerinde, bazen fısıldayarak konuşuyor sanki sizinle. Bu üslup, kimilerine ters gelebilir ama anlatının içtenliğine katkı verdiği muhakkak. Kitabın ilk baskısını okudum. Yeni baskıları yapılacak mı bilmiyorum ama olası yeni baskı öncesinde son okumayı mutlaka yeniden yapmakta fayda var. Özellikle 130. sayfadan sonra yazım hataları fazlaca dikkat çekiyor ve (beni) rahatsız ediyor.

İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı?/Everest/18 TL