Kalbi attığı sürece aşka boyun eğmeyenler ya ruhen ölü ya da bedenen ölüme yakın olanlardır.

Sizlere aşka boyun eğen, aşkı uğruna kırılana, solana hatta ölene kadar direnen, benim için aşkın simgesinden öte bahçeme aşk katan kırmızı bir gülün, Aşkagül’ün hikâyesini anlatmak istiyorum.

Mavi umutlara inat, kırmızıydı aşk; beyazdı ölüm ve ölümüne âşıktı Aşkagül. Hayranlıkla dinlerdi kendisinden önce beyaza tutulanların hikâyelerini. Ve kan gibi asiydi, daha gonca halindeyken bile bir gün yağacak celladını beklerdi.

Onu ilk kez geçen sene tam da bu zamanlar, takvimlerin yeni yıla, sokakların soğuğa alışmaya çalıştığı bembeyaz bir gecenin aydınlık sabahında görmüş ve o an ilk kez şahit olmuştum birinin aşka ölümüne boyun eğişine.

Zamanında anlamlarında düşünmekten kaybolduğum Murathan Mungan’ın şiiri gibiydi manzaram. Harf harf dökülen kar taneleri kelimelere, kelimeler çığa dönüşüp gökyüzünden Aşkagül’ün üzerine üzerine, yalnızların yüreklerini acıtan bir sessizlikte yağıyorlardı ve ben bir kere daha, “Hangi aşk mümkündü, âşığını öldürmeden?” diye yorulurcasına düşünüyordum.

Günler, haftaları kovalıyor, yorulan aylar mevsimlere misafir oluyordu. O ise hep ev sahibiydi, açarken de, solarken de, özlerken de…

O geçmeyen takvimlerde beyaz bir ölüm sessizliğindeydi aşk. Ve aynı takvimlerden eksilen her bir güne, eksildikçe çoğalan mevsim geçişlerine rağmen aşkını hatırladıkça hâlâ o ilk günkü gibi titriyordu yaprak inceliğindeki yüreği. Ve her geçen gün kırmızısından bir ton kaybeden yüreklerine özlem isimleri fısıldıyor ve her birini zamanı geldikçe kurban misali toprağına armağan ediyordu.

Geçen zamanın soğukluğuyla üşüyen Aşkagül’ün çaresizliği, tatil umuduyla her gün hava durumunu takip eden çocuk kalbi gibi atıyordu. “Bir yağsan, ah sadece bir kere daha yağsan da beyazına karışsam,” diyordu. Bir yaprak misali yüzünü döken Aşkagül’ün zayıflayan bedeni umutla gelecek beyaz günlere direnmeye çalışıyordu.

Ama direnemedi Aşkagül, aşka değil, zamana yenildi. Aşkına değil, bir toprak kokusunda ölümüne değdi.

Mevsimler döndü, kar dönmedi kente. Bahçemde eksilen bir toprak, belki de başka bir aşkta yeniden filizlenecek olan yaralı bir kök kaldı aşka dair.

Ve fotoğrafı çekmemin üzerinden geçen tam bir yılın ardından ben hâlâ, “Aşk mümkün olsa idi ah, âşığını öldürmeden…” diye penceremden onun boşluğuna doğru mırıldanarak okumaya devam ediyordum geçtiğimiz kıştan yarım bıraktığım şiirime.

Kar yeniden duysun da artık yağsın diye değil, sırf her koşulda, her zaman biriminde aşka boyun eğmeyenler kazansın diye okuyordum şiirlerimi ve sayfalarımın arasında kuruyarak saklanan Aşkagül’ü beyaz örtünün üzerine özgürce serpiştireceğim o kavuşma anını bekliyordum.