Stephen King’in oğlu Owen ile yazdığı son romanı Sleeping Beauties (Uyuyan Güzeller), dünyaca ünlü korku yazarının tüm güçlü ve zayıf yönlerinin izlerini taşıyor. 700 sayfayı aşan bu epik roman, ilginç hikâyesiyle okuyucuyu esir alırken, yüzden fazla karakteri içeride tutmaya çalışarak bizleri ayrıntıda boğulma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.

Ele aldığı konular (cinsiyetçilik, evlilik, Trump Amerika’sı gibi) bakımından ise Sleeping Beauties, iyi sorular soruyor. Sonuç olarak; kısa süre içinde bir dizi ya da film olarak karşımıza çıkacak yeni bir King eseriyle karşı karşıyayız. Okumasak olmazdı…

Yakın bir gelecekte (belki de günümüzde) geçiyor hikâye. Açıklanamayan bir sebepten dünya üzerindeki tüm kadınlar uykularından uyanmıyor. Gözlerini kapatır kapatmaz, bembeyaz bir koza örülüyor etraflarına. Bu kadınları uyandırmaya çalışan erkeklerin başlarına türlü felaket geliyor.

Aurora adı verilen bu durum/virüs/olay, küresel şiddete yol açıyor. Kadınsız bir dünyaya doğru gidilirken türümüzün devamı tehlikeye giriyor.

King, her zamanki gibi, küçük bir kasabada yaşayan küçük insanların küçük hayatlarına odaklanarak hikâyesini anlatmayı sürdürüyor.

Dooling adındaki kasabadaki arıza psikolog Clinton neyin peşindedir? Polis şefi Lila’nın ormanda gördüğü o şey hayal mi, gerçek miydi? Minik Nana, babası Frank’ten neden korkmuştur? Angel uykuya direnmeyi başarabilecek midir? Kadın cezaevinde tutulan mahkum Evie Black, gizemi çözecek olan kişi midir?

Roman, zaman zaman odağından uzaklaşıyor

King, belki de en iyi kitabı The Stand’i (Mahşer) yazarken, karakterlerin çokluğu sebebiyle işin içinden uzun süre çıkamadığını, eserini neredeyse bitiremediğini anlatmıştı bir röportajında. Sleeping Beauties‘de de yüzden fazla karakter var, hatta bunlardan üçü hayvan (tilki, yılan ve kaplan).

Karakterlerin birbirleriyle etkileşimi, geçmişleri zaman zaman hikâyenin önüne geçiyor; roman, akıcılığını kaybediyor. Allahtan birkaç yüz sayfa sonra Clint olsun, Lila olsun, Frank olsun birkaç karakter ön plana çıkıyor da hikâye odağını geri kazanıyor. Romanın kilit karakteri Evie ise tüm hikâye boyunca karanlıkta kalmaya devam ediyor. Bende büyük hayal kırıklığı yarattı bu.

King, bu kez mesaj verme kaygısına düşmüş

Klasik bir King romanı gibi hızlı başlayan Sleeping Beauties, bir süre sonra alegorilere boğuluyor. King’i mesaj verme kaygısı içinde -hiç alışık olmadığımız bir şekilde hem de- buluyoruz. Cinsiyet ayrımcılığı üzerine söyleyeceklerini dinliyoruz. Trump’a yönelik nefretini kusmasını bitirmesini bekliyoruz. Karakterler sona doğru monologlara boğuluyor, bizlere iyiyi, kötüyü, affetmeyi anlatmaya çalışıyor. Boş gözlerle baktım Kindle ekranıma o satırları okurken.

Distopik değil King’in yeni romanı. King tarzı bir korku hikâyesi de değil. Daha çok fantastik edebiyattan izler taşıyor. Onu da iyi yapar King aslında ama bu kitapta eksik bir şeyler var. Yine de unutmamak lazım: Stephen King bu. Dediğim gibi; okumasak olmaz…